Başa Dön

Viva Maria Viva Aynur Viva Sezen

blank

Viva Maria Viva Aynur Viva Sezen

Okuma süresi 6 dakika

Yelpazeden, şalına, kastanyet’ten eteğine, kollarından, duruşuna Maria Pages, İstanbul’a Flamenko Cumhuriyeti’ni getirdi…”Viva Maria… Magnifico Maria” diye coşum oldum, saçmalayabilirim hatta Türkçeme bakmayın, dans edebilirim…

Türkiye’de Pasion Turca’nın imzasını attığı Flamenko’da, Flamenkonun imzası Maria pages’ti…4 yaşından beri dans ettiğini söylüyor, almadığı ödül kalmamış ama o kadar dolmuş ki içine Flamenko, duruşunda, hareketlerinde adeta bir masal vardı… Gerçek olabildiğine inanmak güç… Antonio Marquez’den,Joaquin Cortes’e kadar bu işin en iyilerini sahnede izlerken,özellikle şimdiye kadar sahnede erkeğin duruşunu o kadar güçlü gördük  ki,sadece şov yapan ya da sadece poz yapan kadın dansçılara rağmen, meğer kadın flamenkoda bedenini nasıl kullanırmış herkese gösteriyor Maria…

Antonio Marquez’in şovunda sevgili Yazgülü Aldoğan’la beraber “flamenkoyu erkekler yapsın “ kararımıza rağmen, kadınlar nasıl şiir olur? Maria gösterdi… Flamenkoda hiç gülmeyen suratlar yerine, poz yapmayı bırakıp kendini tekrar etmeyen hareketlerle sahnede güçlü olabilen kadınlar gördüm Maria Pages’in topluluğunda… Ama dahası Sevilla’da flamenkonun kalbinde doğmuş Pages, sokaklardan gelen flamenkoyu bütün öğelerini coşturarak anlatıyor sahnede.

Sahnede ritimde, şarkıda, dansta, kostümlerde heryerde flamenko oluyor. Ama asık suratlı pozcu bir dansçı yerine, seyirciyle diyaloğa giren, gerekirse havasını da atan bir dansçı görüyorsunuz ve ne güzel yakışıyor havası… Hele gösterinin bir yerinde erkek dansçılar ellerinde bastonlarla, Pages elinde kastanyetle bir atışıyor bir ritim tutuyorlar ki bizim ellerinde saz aşıklarımız gibi flamenkonun aşıkları sahneye çıkıvermiş oluyor… Sonsuz kollu dansçı unvanlı Pages’le ilk röportaj yaptığımda açıkça bunun kollarının uzunluğuyla ilgisini soruvermiştim… Ama dans ederken kendini kollarıyla ifade ettiğini ve sonsuzluk hissi verdiğini söylüyordu ki, sahnede sadece altı çivili flamenko ayakkabılarının değil, bir kadının kollarının ne kadar estetik kullanılabildiğini görüyorsunuz… Hele sahnede efsane İspanyol şair Antonio Machado’nun şiiri Sonar bir şarkı oldu ki, yalınayaklı kraliçe Cesaria Evora’nın kulakları çınladı… Cesaria’nın Sodade şarkısı gibi nasıl yakaladı herkesi… Niye gelmez Sezen Aksu bu konserlere bilmem, hemen hayal ettim bu güzel müziğe Türkçe sözler yazdığını, bi de kendi okusa dedim. Elbette ötekine berikine vermese de kendi okusa, sahnede bir de Sezen olsa arkada flamenkocular dans etseler. ”Yanarsa yansın dünya aşktan o zaman” dedim, onu hayal edip… Konserde dinleyiciler arasında Aynur da vardı…

Sesi öyle güçlü, öyle içten ki, yangın gibi şarkı söylüyor. ”Gönül yarası” filminde bir sahnede Aynur Kürtçe şarkı söylerken hislenip ağlayan Meltem Cumbul’un: ”Bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerekir?” dediği gibi, bilmek mi gerekir? Yangını anlamak için… Hazır yakalamışken, geçenlerde yabancı bir gazetecinin evirip çevirip konuyu Kürt meselesine getirmesine kızdığımı söyledim Aynur’a. ”Senin sesini konuşsunlar artık, nasıl içten şarkı söyleşini” dedim. Hz. Mevlana ne güzel buyurmuş:”  Aynı dili konuşanlar değil aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır” diye… Sahnede dansçılar ve müzisyenler atışarak Maria’yı aralarına aldıklarında dillerini anlamayan izleyiciler de gülüyordu yapılan tüm esprilere, sadece duyguları anlayarak.

Tüm duygu aşk olsa, yetecek hepimize oysaki… Televizyonda izlediğimde karnıma ağrı girdi misal köşe yazarı Ayşe Hür’ü izlerken, geçmişi konuşurken, Kürtlerin de neler yaşadıklarını anlatırken, az kalsın, DTP ile ilgili bir soruya, “Sınırları değiştiremiyorsak, oturup konuşalım” benzeri bir cümleyle bir bana göre bir dil sürçmesiyle zor toparladı kendini… Ayırımcılar var Kürt ya da Türk… Sorun Kürt sorunu değil ki… Sorun güzel insan sorunu… Sayıları azalıyor gittikçe… Bu yüzden metrobüse binemiyorum misal, ben de ayrımcı oldum belki… Güzel insanları arıyorum. Buluyorum da çok şükür… Metrobüsle Mecidiyeköy’e gitmek yerine sahilden Yeşilköy otobüsüne binip, oradan tekrar Mecidiyeköy’e gittim. Ama iyi ki de öyle yaptım, daha durakta emekli İncilay öğretmen’le sohbet ettik, otobüste sadece ben değil binen ve inen herkes: ”İyi günler” diyordu şoför beye… İçim rahatladı. Oysa hastalıklı düşünenler var, özü görmeyenler çoğalıyorlar… İsmail Türüt’ün, Hrant Dink cinayetini övdüğü şarkısında olduğu gibi hastalıklı Türkçüler, ya da onları sevebildiğimize inanmak istemeyen hastalıklı Kürtçüler var ve sorun güzel insanların azalmasında… Azalıyorlar… Hatta ”Ermeni kardeşimden özür diliyorum” kampanyasını düzenleyenlere yazdığı şiiri duysanız bir de Türüt’ün… Türüt’ünün son örneği… Ama bir yandan ben de özür dilemiyorum ermeni kardeşimden çünkü biz küs değiliz ki… Canım İstanbul’umda Madam teyzemiz yastayken evde televizyonun sesini biz de açmazdık… Kurban bayramında et ikram ederdik Bedo amcalara ve onlar da paskalyada boyalı yumurtalar verirdi bana… Biz küsmedik ki… Şimdilerde bir güzel ermeni lokantası var mesela, İstiklal caddesinde, adı Bostana, sofraya hem bizim Agop’tan bildiğimiz topik geliyor hem bir güzel Türk rakısı… Üstelik servisi de Karadenizli bir delikanlı yapıyor, Türüt gibilerine rağmen… Ve ne güzel oluyor arkada Arap klasik müziği mesela, Fairuz dinliyoruz sofrada… Bu yüzden İstiklal’in kalabalığını da seviyorum ben, daha genç daha başkalarını da kabul edebilen, Fatih sultan Mehmet’in her etnik kimlikte insanı İstanbul’a çağırıp insanların farklılıkları hoş görebildiği dönemleri hatırlatan ve İstanbul olabilen İstiklal’i… Hepimiz ordayız, İstiklal’de… Sezen Aksu diyor ki bir şiirinde: “Kulların kullara ettiğini etmiyor en zalim harı ateşin, bugün dua ettim hepimiz için, Yüce Tanrı bizleri affetsin”…

Maria Pages sahnedeyken bunlar da vardı aklımda… Aynı dile bile gerek olmadan aşk oluyor insan isterse… Aynı duyguyu paylaşabilmek, ne güzel… Viva Maria, Viva Aynur, Viva Sezen…

Yazar Hakkında /

Yazarımızın kısa özgeçmişi çok yakında burada, sayfamızda olacaktır.

Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.