Başa Dön

Sevgilinizi Asla İspanya’ya Tek Başına Göndermeyin!

Sevgilinizi Asla İspanya’ya Tek Başına Göndermeyin!

Okuma süresi 4 dakika

Evrenin çözülemeyen sırlarından biri “aşk”. Gerçekte ne olduğunu kimsenin bilmediği, ancak herkesin bir şekilde tecrübe ettiği; etkisi geçen ama izi kalan bir “insanlık hali”. Kültürden kültüre ve insandan insana farklılık gösteren bir olgu olduğu için, aşk konusunda hiçbir görüşün geçerliliği yok benim dünyamda.

Sonuçta herkes kendi doğruları ve değer yargılarına göre algılıyor ve şekillendiriyor aşkı. Dolayısıyla birinin aşk zannettiğine, bir başkası gülüp geçebiliyor. Kimilerinin hayatını değiştiren bu duygu, bazılarımızı ise teğet geçiyor. Bu kadar soyut ve değişken bir kavram hakkında mantıklı cümleler kurmaya çalışmak, akıl işi mi sizce? Üstelik daha varlığından bile tam olarak emin değilken! Bu durumda belki de en doğrusu, aşkın ne olduğunu değil de, ne olmadığını sorgulamak…

Seyircisini bu konuda düşünmeye zorlayan bir film “Vicky Cristina Barcelona”, Türkçe adıyla “Barselona, Barselona”. Aşkı kutsamak yerine hafife alarak, insana neler yaptırabileceği ile dalga geçen ve aslında aşk konusunda çoğu zaman yanılgıya düştüğümüzü gösteren, romantik komediden ziyade, bir kara mizah örneği.

Yıldızlarla dolu oyuncu kadrosu ile dikkat çeken film, hikayenin buram buram “aşk” kokan Barselona sokaklarında geçmesi nedeniyle de romantizm tutkunlarının başını döndürüyor ilk bakışta. (Aman ne romantik, ne romantik!)

Woody Allen, aşk ile resmen alay ediyor bu filmde. Kimin kime gerçekten aşık olduğunu ya da olmadığını anlamakta zorlanıyorsunuz ve aşkın her türlüsü ile karşılaşıyorsunuz film boyunca. Zamanla, tanık olduğunuz bu ilişkiler zincirinin, aşkla uzaktan yakından ilgisi olmadığını fark etmeye başlıyorsunuz. Filmin sonunda ise cevaplanmamış bir soru kalıyor aklınızda: “Peki ama, aşk ne öyleyse?”

Yönetmen için büyük bir başarı bu. Aklınızı karıştırmayı ve sizi iç hesaplaşmalara sürüklemeyi başaran Woody Allen, yönetmen koltuğunda oturmuş, zaferini kutlayan bir edayla purosunu tüttürürken; bu sözde aşk hikayesinin tüm kahramanlarının acınacak halde olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Aşk sanıp, büyüsüne kapıldığımız gelip geçici tutkuların, insanı ne hallere düşürebildiğini görmenin üzüntüsünü yaşıyorsunuz içten içe. (Hepinizin başından benzer hikayeler geçtiğine eminim!)

Bütün bu sorgulama sürecini saymazsak, aslında keyifli bir film “Barselona, Barselona”. Herşeyden önce; Penelope Cruz, Scarlett Johanson, Javier Bardem ve Rebecca Hall arasında, seyircinin hissedebileceği derecede güzel bir uyum sağlamış Woody Allen. Belli ki çekimlerde çok keyif almış tüm oyuncular.

Penelope Cruz, deliliğin sınırlarında gezinen Maria Elena’yı; Javier Bardem, özgürlük ve kaybolmuşluk arasındaki ince çizgiyi aşan İspanyol ressam Juan Antonio’yu; Rebecca Hall, tutkularına yenik düşse de “aklı başında bir kadın” imajı çizmekten asla vazgeçmeyen Vicky’yi ve Scarlett Johanson ise, ne istediğini bilmeyen ve zevk aldığı herşeye evet diyebilecek hedonist Cristina’yı şaşırtıcı bir doğallık ve hayran olunası bir performansla canlandırıyor. Ayrıca Penelope ve Scarlett’in birlikte olduğu sahnelerde, “esmerin adı, sarışının tadı” fazlasıyla hissediliyor.

“Barselona, Barselona”da Amerikan ve İspanyol toplumları arasındaki karakter farklılıklarını gözlemlemek de mümkün. Hayatının akışını belli bir plana göre sürdüren ve bu planda herhangi bir değişikliğe tahammülü olmayan Amerikalı Vicky’nin, İspanya topraklarına adım atar atmaz, memleketin havasından suyundan mı yoksa “Spanish Guitar”ın büyüsünden mi nedir, bir anda uzun zamandır tatmadığı bir heyecana kapılması, “İspanya etkisi” olarak yorumlanabilir. Sonradan geçici bir heves olduğunu anlasak da, duygularındaki bu büyük değişime rağmen, hayatının gidişatını değiştirebilecek gücü kendinde bulamaması ise tipik “Amerikan kolaycılığı”.

Woody Allen, seyircisine aşkın, alışık olmadığımız hatta yadırgadığımız formlarda da yaşanabileceğini gösterirken, bu tür ilişkilerin sağlıksız olduğu ve çoğu zaman zarar verici sonuçlar doğurabileceği gerçeğinin de altını çiziyor. Aslına bakarsanız, yönetmen de tam olarak ne anlatmak istediğini bilmiyor. Belki de “Barselona, Barselona”yı ince espriler ile süslü, eğlenceli bir film olarak değerlendirip; işin analiz boyutuna hiç bulaşmamak en doğrusu olacaktır.

Hangi yaklaşımla izlediği fark etmeksizin, herkesin hem fikir olduğu tek bir sonuç var filmden çıkarılacak: Sevgilinizi asla İspanya’ya tek başına göndermeyin!

Yazar Hakkında /

Yazarımız hakkında kısa özgeçmişi çok yakında sayfamızda olacaktır.

Bir Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: