Başa Dön

Öz’e Dönüş

blank

Öz’e Dönüş

Okuma süresi 5 dakika

2011’in değişim yılı olduğunu daha önce söylemiştim sanırım, peki siz de bunu hissetmiyor musunuz? Benim etrafımdaki insanlar anlamlı adımlar atıyorlar bu sene, birçok kişi bir kaç senedir aklında olan planları sanki sihirli bir değnek değmişçesine bu yıl gerçeğe taşıyor, bunlara ben de dahilim. Aklımda olup da yıllarca bir iç ses gibi dinlediğim bazı planları bir anda hayata taşıma gücünü buldum kendimde. Bu sadece benimle alakalı değil, dediğim gibi etrafımda birçok insanda fark ettiğim bir durum. Sırf bireysel olarak değil, toplumlar olarak da değişiyoruz, bu sene ayaklanan onca milleti bir düşünün, sonunun ne olacağını kestirmek zor, ama bunca zamandan sonra her birinin arka arkaya birbirinden güç alması yine de etkileyici. Bu yüzden biz Türkler için de hayırlı bir değişimin olacağına canı yürekten inanmak istiyorum, inanıyorum. Bunu hep birlikte çok kısa bir süre sonra göreceğiz.

11 Mart’ta Japonya’da yaşanan tsunami ile dünyanın ekseninin kaydığı bildirildi, yeni yılla beraber yıldızların kaymasıyla burçların da kaydığı söyleniyor, tabii inananlar için, çünkü onlara göre burçlar her sene değişiyor ve hatta Akrep’le Yay arasında  “yılan adam, Ophiuchus” diye adlandırılan 13. Burcun varlığı bile söz konusu.  Biliyorsunuz ki Maya takvimi de 21 Aralık 2012’de bitiyor, belki bu bitiş semboliktir, doğayla insanın ilişkisiyle alakalıdır bilemiyorum, ama en azından artık bilinçlendiğimiz kesin, geç kalmadıysak tabii.

Olan biteni görmeli, çağıyla ilerleyebilmeli insan…

Geçen gün, uzun yıllar boyunca belirli bir sektörde çalıştıktan sonra yeni bir başlangıç yapmaya cesaret eden insanlar hakkında bir program izliyordum; bu insanların hepsi Fransız’dı, çoğu finans sektöründe çalışan, ya da hukukla ilgili bir işi olan,  iddialı ama bir yanı eksik insanlarmış yeni işlerini kurmadan önce.  Kendi patronları olmak isteyen bu insanlar çiçekçi ya da pastane açmışlar, bazıları çok başarılı olmuş. Hayatında radikal bir değişiklik yapanların yüzde 87’si asla pişman olmadıklarını söylüyorlarmış programa göre. Bu konuyu işleyen psikolog, hayat değiştiren insanların hep daha “insani” meslekler seçtiklerini, doğaya, benliklerine ve insana daha yakın olmak istediklerini belirtiyordu, birçoğu da zaten yardım kurumları için çalışmak istiyorlardı.

İnsanlar yıllar geçtikçe de öyle olmaz mı? Önce bir hırslanırsınız gençlik yıllarında, korkmazsınız hiçbir şeyden, gocunmazsınız tüketmekten parayı, doğayı, ilişkileri,  sonra zamanla durulursunuz, dostlukların kıymetini bilmeye başlarsınız, canınız sürekli yeni insanlarla tanışmak istemez, ya da tersine artık size hiçbir şey katmayan ilişkilerden uzaklaşırsınız. Her şey daha yalın bir hal alır, haliniz tavrınız, fikirleriniz, söyledikleriniz, git gide kendiniz olursunuz ve sizi takdir etsin diye çabaladığınız insanlar, siz çabalamayı bırakıp kendiniz için hareket ettiğinizde sizi takdir etmeye başlarlar. Yıllarca inançsızca büyümüşsünüzdür, ya da tersine körü körüne inanarak… İnançlar değişir yıllar geçtikçe, yaşlandıkça insanlar dine yakınlaşır. Bundan sonraki yaşlılık süreçlerinde dine olmasa bile insanların ruhaniyete yaklaşacağından eminim. Biliyorsunuz, beyin bile yaşlandıkça en eski anılarını net hatırlarken, son dönemlerdeki önemli birçok anıyı, kişiyi hatırlamayabiliyor.

Hazır yeri gelmişken,  size bu konudan bahseden çok güzel bir Fransız filmi tavsiye etmek isterim “Je n’ai rien oublié” Türkçe’ye  “Unutmadım” olarak çevrilmiş, başrolde Fransız sinemasının devlerinden Gérard Depardieu ve 2009 yılınca Cannes film festivalinde “En İyi Film” ödülünü alan “Peygamber” filminde oynayan Niels Arestrup paylaşıyor. Kendisi o film için Cannes’da en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne layık görülürken, bu sene tekrar aynı kategoride aday gösterildi.

Yaşlandıkça eski anıları hatırlamamız tıbben olmasa bile,  belki ruhen özümüze dönmemizle açıklanıyordur. Ne dersiniz, tıpkı esas değerlere bağlılığımızın zamanla artması gibi.

Belki dünya da yaşlandıkça, tıpkı bir insan gibi özüne dönüyordur, belki sembolik son budur, artık bazı şeylerin “özüne” yönelme vakti gelmiştir.

Hatırlarsınız, geçen sene İzlanda’da adını telaffuz bile edemediğimiz bir volkan uyandı ve bırakın siz, biz, birçok ülkenin cumhurbaşkanı Amerika’daki toplantılarına gidemediler, doğa karşısında hepimiz eşitiz. Yaşama ise eşit başlamıyoruz, orası kesin ama ne kadar eksilerden başlayanlar nerelere geliyor, bunun örneği için aklıma çok güzel bir hikaye geldi ama onu bir başka yazıya saklayacağım.

Tek dileğim sandık başında da gerçekten eşit olmamız…

Babalar gününde her Türk’ün babası Atatürk’ün hayal ettiği Türkiye’ye doğru götürecek bir seçim sonucuyla, babalarımız ve baba gibi sevdiklerimizle beraber olabilmeyi diliyorum.

Yazımı aktüel yazarlar arasında çok severek okunan Bernard Werber’in 2000 yılında kullandığı bir cümleyle bitirmek istiyorum, tüm babaların buna benzer lafları duyabilmesi umuduyla, ya da en azından çocukların bunları hissetmelerini dileyerek:

“ Sonraki bir yaşamda, baba, seni tekrar baba olarak almayı isterim”

Tüm sevgimle yeniden,

Zeynep Atmaca

 

 

Yazar Hakkında /

Yazarımız hakkında kısa özgeçmişi çok yakında sayfamızda olacaktır.

Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.