Başa Dön

Herkes Kendi Hayatının Sanatçısı

Herkes Kendi Hayatının Sanatçısı

Okuma süresi 11 dakika

2018 yılından itibaren biriktirdiği deneyimlerini, heykellerine yansıtarak farklı bir boyutun bilincini ve bilinmezini arayan mimar sanatçı Neslihan Demircioğlu ile kendi tasarımlarıyla dolu evinde bir çekim gerçekleştirdik. Son derece büyük bilgi ve yaşanmışlıklarla yoğrulmuş, alışılagelmişin ötesinde bir röportaj oldu. Keyifle okuyacağınıza eminim sevgili MAG okurlarım.

 

Her daim gülümseyen, hiç durmadan üreten ve herkesten farklı, insana iyi gelen bir enerjisi olan mimar sanatçının, her heykeline yine kendisinin yazdığı bir şiiri de eşlik ediyor. Beni ürperten bu heykelleri her görüşümde, sanki başka boyutlardan tanıdığım varlıklar yeryüzüne inmiş ve onlara kavuşmuşum gibi hissediyorum.

 

‘’Maddenin de şuuru vardır. Elimize geçen her bir maddeye, öz enerjimizi ve tecrübelerimizi yükleriz. Her bir element, önce bizlerle sonra bizden öte enerjilerle şekillenir ve bu zaman diliminde bir yer bulur. Bu yeri de kendilerine açarlar.’’

‘’Her biri kendi içinde enerji alanına sahip olan heykeller; kendilerini geliştirmiş ve ruhsal potansiyele uzanan yolda kendi çizelgelerine ve maddesel yapılarına uygun bir yol aramışlardır.’’ diyen mimar sanatçı Neslihan Demircioğlu, 1993 yılı YTÜ Mimarlık mezunu ve halen mesleki çalışmalarına, Kum Mimarlık’ta devam etmekte.

 

Çocukluğunuz, aileniz ve bitirdiğiniz okullardan bahseder misiniz?

İki yaşımdan itibaren çocukluğumun tüm yazları KınalıAda’da geçti. İncir, erik, dut ağaçlarının tepesinde, sahilde yengeç yakalayıp, midye toplayarak, eşsiz mimoza kokuları eşliğinde senfoni gibi gelen karga ve martı sesleri arasında büyüdüm. En büyük keyfim; böğürtlen dağlarında, ayağımın altında yuvarlanan taşlara rağmen koşmaktı. Tüm zamanlar, kokuları ve ışıkları ile zihnimde yer etti. Her şey hafızamdan bu şekilde çağırılır oldu. Bendeki izler, her boyuttan ve zamandan gelen eşsiz kokulardan oluşuyor. Eğitim hayatıma, Mecidiyeköy’de bulunan harika bir ilkokulda başladım. Daha sonra Yeşilköy’de ortaokul ve liseyi tamamladım. Ardından Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni kazandım ve Mimar olarak mezun oldum.

 

Ana mesleğiniz nedir? Ne gibi projelere imza attınız?

Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü mezunuyum. Mimar olan eşim Bülent Demircioğlu ile beraber kurduğumuz, ‘’Kum Mimarlık’’ firmamızda, çalışmalarımıza devam ediyoruz. Mesleğimi severek yapıyorum. Binalara, mekânlara ruh ve karakter vermek, insana konforlu ve fonksiyonel bir yaşam alanı sağlamak önemli bir görevdir. Birçok disiplini bir arada barındıran, sanatı ve teknolojiyi bir arada kullanan mimarlık; kısıtlayıcı, baskılayıcı imar durumlarını uygulamaya çalışmanız ve maksimum alanlar yapmanız istenene kadar keyifli bir platformdur.

 

Birçok mimari ve uygulama projesine imza attık. Genel müdürlük binaları, zincir mağazalar, kafeler, konutlar ve villalara hazırladığımız projeler ve iç mekân tasarımlarının yanı sıra yarışma projeleri de hazırladık. Hala uygulama ve çalışmalarımıza devam ediyoruz.

 

Kendi tarzınızı nasıl yorumlarsınız?

Yaptığım her işte fonksiyonelliği, konforu ve rahatlığı ön planda tutarım. Hayatın, her anlamda kolaylaşması gerektiğini, yaşam alanlarımızın ise konfor, netlik ve enerji olarak akışta olması gerektiğini düşünüyorum. Yaşam alanlarımız bizi anlatmalı ya da herhangi bir marka varsa, onun enerjisini ve markasını yansıtmalı. Bulunduğumuz binada veya mekânda ruhumuz huzur bulmalı ki içe dönebilelim, iç sesimizi yakalayabilelim. Hedefim ise; kentsel yaşam alanlarında da tarihe ve doğaya saygılı kalarak, farklı olanı ortaya koymak. Mimari bir tasarım yaptığımda hep elimde kalem vardır. Çünkü ön çalışmalar, düşünce ve alternatifleri çoğaltır. Benim özgürlük alanım atölyem. Kendimi atölyeme atmak, güzel kokulu bir rüzgârın beni şefkatle itmesi gibi bir his veriyor. Heykel yaparken ön çalışma yapmadan, düşünceyi devrede tutmadan kendimi oluşa bırakıyorum ve en son ne çıktıysa gözlerinin içine sevgiyle bakıp “merhaba” diyorum.

 

Pandemi döneminde insanlık nasıl bir süreçten geçiyor ve nelerin değerini anladı?

Herkes evlerine, kendi manyetik alanlarına kapandı. Bu yüzden Yaşam, hobi, çalışma ve keyif alanlarının iç içe olduğu gerektiğinde ise ayrılabileceği mekân çözümlerine daha çok ihtiyaç duyulacak.

 

Herkes; sarılmanın, sevginin, karşılıklı yakın sohbetin, şefkatle engelsiz ulaşan sesin değerini anladı. Aslında fayda haline dönüştürebilenler için; kendi alanında neler yapabileceğini anlama, kendini yeniden keşfetme, eksikleri tamamlama ve içe dönme zamanlarıydı. Sadece biz değil tüm dünyanın kendine döndüğü zamanlardı. Belki de dünyanın, kendini yenileme süreciydi ve kendini insana rağmen teknolojiye, sanayiye galip gelerek kurtarabilirdi.

Bunun yanı sıra dünyada, duyarsızlık hat safhadaydı ve insanlar tarafından kirletilen doğanın ve yaşam alanları kısıtlanan hayvanların hayatta kalma savaşları vardı. Aynı dönemde doğa kendini anlatırcasına, insanlığa birçok deprem, sel, yangın, toprak kayması yaşattı. Sanki doğa, bizimle konuştu ve bize bir şeyler anlattı. İnsanlar anlar gibi oldu ama tekrar eski düzene devam etti. Acaba insanlık; hayvana olan duyarlılığı ve doğal dengenin önemini nasıl anlayacak ya da anlayabilmesi için daha neler gerekiyor.

 

Gücünü elinde tutabilen, iradesine hükmedebilen, enerji alanını koruyan, iyiyi- kötüyü ayırabilen ve içinden sevgiyi eksik etmeyen herkes virüsün üstesinden gelebilecek.

 

Sizce bundan 200 yıl sonra insanlık hangi noktalarda evrilecek?

İnsanlık,  tüm varoluşsal düzenle beraber çok farklı noktalara hızla taşınıyor. Bu nedenle insanlığın çok farklı boyutsal ayrılıkta olacağını düşünüyorum. Bir tarafta doğa ile bütün olmayı seçenler diğer tarafta ise teknolojiyi seçip doğal olandan uzaklaşanlar var.

 

Mars Projeleri, Ay Projeleri, Bilinç Aktarım Projeleri, Neuralink Projeleri ve genetik müdahaleler ile benliğinden uzaklaştırılmış, yönetilebilecek, yönlendirebilecek ve standart davranışlar sergileyebilecek insanlardan, robotik prototipler oluşturmaya yönelik çalışmalar var. Bunun yanı sıra hiçbir şekilde umudunu kaybetmeden doğayı, hayvanı koruyup yüceltebilecek projeler üretebilen yeni nesiller var. Bu nedenle, değiştirme gücümüzün farkına varalım.

 

Ben, hayvan yaşam alanlarını koruyarak doğayla iç içe, doğal malzemelerle tasarlanmış, teknolojiyi ve bilgiyi bütün için kullanan, insan ayrımı yapmadan barış ve refah içinde hayat sürdürmeyi amaç edinen bir yaşam alanı oluşturmak istiyorum.

 

İki yüz yıl sonra sen nerede nasıl olacaksın diyenlere, bir göz kırpmak isterim. Zaman ve mekandan öte enerjileriz biz.

 

Sanat ile ilgilenmeye nasıl karar verdiniz? Çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Hep içimde olan, öz bilgimi ve enerjimi dökebildiğim, yaşam tecrübelerimi enerji olarak aktarabildiğim çamura attım kendimi. Aynı zamanda büyük bir keyifle, seramik tekniğini kullanarak heykel yapıyorum. Çamur ile şekillenip, seramik ile pişiyorum. Çamurun gizemini seviyorum, her anın tadını çıkartarak heykellerimi sevgiyle ve olumlu enerjilerle şekillendiriyorum. Kendimi de mayasının içine katarak,  varoluşun eşsiz olumlu enerjilerine sevgiyle yol oluyorum.

 

Sadece tek bir boyutun var olmadığını ve her şeyin bizim algılarımız dışında var olduğunu biliyorum. Kadim zamanlardan beri tanrıça formunda şekillenen yaratıcı enerji formları üzerine çalışıyorum. Farklı enerji boyutları nasıl olabilir? Nereden geldik, nereye gidiyoruz?  Aydınlık karanlık nedir? sorularının cevaplarını arıyor ve görebildiklerimi çamura aktarıyorum.

 

Kendinizi bir mimar olarak mı yoksa heykeltıraş olarak mı tanımlarsınız?

Mimarlığında bir sanat dalı olduğunu biliyorum bu nedenle heykel sanatını çok farklı bir noktaya koyamıyorum. Olan her şeyi dönüştürebilen, yeniyi ilham yoluyla şekillendirebilen, olacak olanı hisleriyle alıp maddeye dökebilen, kendi insanlığını özgür iradesiyle olgunlaştırabilen herkes sanatçıdır. Ben bir sanatçıyım, Herkesin de kendi hayatının sanatçısı olduğunu düşünüyorum.

Çamura enerji yansıtarak onu şekillendirmemin dışında, mimar olarak bir binayı veya mekânı tasarlayıp şekillendirdiğimde, çok sevdiğim matematik ile ilgili bir denklem çözdüğümde de sanatımı sergiliyorum. Hem heykeltıraş hem mimar olmayı seviyorum. Yani, ben ne yaparsam o olmayı seviyorum.

 

Sizi asıl hangisi tanımlıyor?

Elimizin değdiği, şekillendirdiği her şey bizden bir parça barındırır. Her seçimimiz ve düşüncemiz ile yolumuzu oluştururuz ve bu yolun kendi içimizden geçtiğini anladığımızda, esas yolculuğumuz başlar. Yaptığım her üründe biraz ben var. Yani her yaptığım, enerjimle şekilleniyor. Yani ne yapıyorsam o oluyorum ve sürekli bir gelişim, değişim içindeyim.

 

Çalışmalarınızdan ve sergilerinizden bahseder misiniz?

Hep içimde olan heykel yapma isteği ile kendimi çamurda buldum. Üç senedir seramik tekniği ile heykel yapıyorum. Suyun şekillendirdiği ahşapları, heykellerim ile birleştirmeyi çok seviyorum. Doğada her şey benim için ilham kaynağı oluyor.

 

Çalışmayı ve üretmeyi çok seven bir yapım var. Üretiyorum, ellerim çamurda olmayı seviyor. O kadar çoğaldı ki ürettiklerim, artık ilgilenenler istemeye başladı ve farklı mekanlarda yarattığım heykelleri görmek çok güzel bir his. “Gökten Gelenler, Özden Gelenler, Düşünce ve Hafıza, Tanrısal Parçalarımız” adlı dört ayrı koleksiyonum oluştu. IAAF(İstanbul Art Antıque Fair) fuarında iki adet seramik heykelim sergilendi. Kısmetse, yakın zamanda sergi açmayı planlıyorum.

 

Küçükken kendinizle ilgili hayaller kurar mıydınız? Mesela kendinizi bir mimar olarak mı yoksa heykeltıraş olarak mı hayal ederdiniz?

Çocukken arkeolog ve heykeltıraş olmak isterdim. Kendimce arkeolojik kazı yapıp çukurlar açardım. Ancak hayat beni heykeltıraş olarak yönlendirmedi. Mimarlık eğitimi aldım ve mesleğimi çok severek yapıyorum. Aslında mimarlık da bir sanat dalı. Çünkü sanat, tasarım ve mühendislik bilgisini bir arada tutarak hem uygulayıcısı hem tasarlayıcı olduğunuz bir meslek. Son üç sene ise kendimi hep hayalini kurduğum ve nasıl başlayacağını bilemediğim heykel serüvenine attım ve benim için heyecan verici bir yaratım süreci.

 

Heykellerinizi yaptığınız varlıklarda neyi ve kimi yansıtıyorsunuz? Nelerden esinleniyorsunuz?

Her biri başka bir bizi ve farklı varoluşsal nizamların enerjilerini yansıtıyor. Bu dünyada insan olma hakkını almış tüm enerjiler, birleşme ve olgunlaşma yolunda ilerliyor. Maddenin ötesindekileri görebilmeye ve olanın ötesindekileri anlamaya çalışıyorum. O yüzden kendimi de aradan çıkarıyorum ve eserlerim yetilerim, geliştirdiklerim ile şekilleniyor. Yani her bir üretime, benliğim aracı oluyor.

 

Neden eserlerinizin kendilerine ait şiirleri de var?

Bütün yaptığım heykeller, belli bir duyguyla şekilleniyor. Aslında eser,  kendini şekillendiriyor ve söylenecek birkaç kelam oluveriyor.  Bazılarının kokuları, tınıları var iken bazılarının da şiirleri, sözleri oluyor.

 

İsteyen olursa eğer herkesin kendi boyutuna göre bir heykelini yapar mısınız?

Aslında ailemdeki muhteşem kadınları; annem, anneannem, Şükran, Aysel, Neşe ve Bircan’ı tanrıça formunda çamura aktararak başladım. Ama ben şekilden öte, olay veya kişilerin gönlümde bıraktıkları his ile ilgilendim ve heykelimde bunu yansıtmaya çalıştım.

 

 

Sizce insan nedir?

İnsan, varoluşsal bir hammaddedir. Varoluşa, bütüne, doğaya ve hayvana saygı duyabilen ayrıca kendinden güçsüzü koruyabilendir. Her bir zerreyi bütünün bilinciyle, yaratıcı enerjinin bir zerresi olduğunu bilerek, saygıyla sevebilendir. Gerçek insan, bedenlerimizi hoşgörü, sabır, iyi niyetle şekillendiren, kabulle çoğaltan, sevgiyle birleştiren ve en içteki o eşsiz hak enerjisini hissedebilendir.

 

Mutlu musunuz?

Bu âlemdeki her nefesin ve her anın bize hediye olduğunu düşünüyorum. Hayat, insana çok farklı dengeler ve zor dönemler sunsa da bu eşsiz kainatlar nizamı içinde bir zerre olduğum için ve çabamı olumlu yönde kullanabilmeyi seçtiğim için mutluyum

Yazar Hakkında /

Yazarımız Sinem Yıldırım kısa özgeçmişi kısa bir süre içinde sayfamızda olacaktır.

Bir Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: