© Copyright 2018 Mag Medya
Başa Dön

Güney Asya’nın Kalbine, Melekler Şehrine Yolculuk – Bangkok

Güney Asya’nın Kalbine, Melekler Şehrine Yolculuk – Bangkok

Okuma süresi 15 dakika

Uzak Doğu, bana her zaman, dünyanın her yerinden daha çekici ve büyülü gelmiştir. Globalleşme adı altında dünyadaki her şehir olabildiğince birbirine benzerken, oralar hep kendine özgü kalmıştır. Avrupa’da veya Amerika’da herhangi bir şehrin herhangi bir sokağına bakın. Hangi ülkede olduğunuzu söylemek çok zordur ama Uzak Doğu öyle değil. Sokaklarıyla, renkleriyle, desenleriyle, müzikleriyle, kokusuyla hep ‘’ben farklıyım’’ der.

Bangkok’un Suvarnabhumi Havalimanı’na ayağınızı bastığınız anda, enteresan mimari detaylarıyla size bu farkı daha uçaktan iner inmez hissettiriyor. Pasaport kontrolünden geçtikten sonra, rengarenk yöresel kıyafetler içindeki birbirinden güzel Taylandlı kızlar, yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle, boynumuza orkidelerden oluşmuş bir kolye asıyorlar. Küçüklüğümde ‘’Hayal Adası’’ diye bir dizi vardı. Adaya uçakla inen misafirler Havaiili kızlar tarafından karşılanır, boyunlarına çiçeklerden oluşan kocaman çelenkler takılırdı. Çocukken bu detay çok hoşuma gitmiş ki, Bangkok’a iner inmez böyle karşılanınca bizim de yüzümüzde güller açtı.

Bangkok gezimize bu kadar güzel başladığımız için mi, yoksa bu şehrin enerjisi mi beni bu kadar mutlu hissettirdi bilemiyorum ama tüm gezi boyunca, dingin bir ruha sahip olan bu güler yüzlü Taylandlıların bunda büyük etkisi oldu sanırım.

Bangkok’u anlatmaya başlamadan önce, biraz Tayland’tan bahsedelim… 1939 yılına kadar ‘’Siam’’ adıyla anılan Tayland Krallığı, resmi olarak 14. yüzyılın ortalarında kurulmuş. Sınır komşuları, batı ve kuzeybatıda Burma(Myanmar), kuzeydoğu ve doğuda Laos, güneydoğuda Kamboçya, güneyde Malezya ve Tayland körfezi ile çevrelenmiştir. (Bu komşuların hepsi de benim henüz görmediğim ama gitmek için can attığım yerlerin başında geliyor) Yaklaşık 70 milyon olan nüfusun %90’ı Budisttir, Müslümanlık 2. büyük dindir.

Krallıkla yönetilen Tayland’ın bir önceki kralı Bhumibol, Ekim 2016 yılında, 88 yaşında hayatını kaybedene kadar, 70 yıl boyunca(!) iktidarda kaldı. Benim tahminimin tersine, ordudan siyasete, Budist rahiplerinden iş dünyasına ve en önemlisi de halkı tarafından çok seviliyormuş. Birçok askeri darbeye sahne olan Tayland’ta halk, krallarını önemli bir istikrar simgesi olarak görüyormuş.

Şehri dolaşırken, dev billboardlarda, büyük otellerin, tapınakların ve alışveriş merkezlerinin girişlerinde, altın çerçeveli 23 yaş fotoğraflarını bolca gördüğümüz, 83 milyon dolarlık, dünyanın en büyük kişisel servetine sahip bu kralla ilgili kendi aramızda uzun uzun monarşi ve diktatörlük konuşmaları yapmıştık. Daha sonra cenazesi için yağmur ve sıcak havaya rağmen, sokaklara dökülen binlerce ağlayan insanı gördüğümüzde bile gerçekten sevildiğine ikna olamadık.

Gelelim havasına…

Tropikal iklim kuşağında olan Tayland için “sıcak-daha sıcak ve en sıcak” diye bir sınıflandırma duymuştum. Ocak ayında gidip, şort, t-shirt ve parmak arası terliklerle dolaşırken bile sıcaktan bunalınca, bu sınıflandırmanın şaka olmadığını anlamış oldum. Sıcaklık ortalamasının 25-30 derece arasında değiştiği, Aralık-Ocak ayları, burayı ziyaret etmek için en ideal dönem. Tabii uçaktan kazak, mont, çizmelerle 27 derecelik bir şehre inmek, epey komik oluyor…

Geleneksel Doğu yaşantısının, Batı modernizmi ile enteresan bir şekilde kaynaştığı Başkent Bangkok, Thai dilinde “Melekler Şehri” anlamına gelen ‘’Krung Thep’’ diye söyleniyormuş.

Son dönemde hızla yükselip şehri saran gökdelenleriyle, renkli, hareketli ve belli bir bölümü oldukça modern bir şehir ama merkezden uzaklaştığınızda, gökdelenlerin arasında sıkışıp kalmış, neredeyse her dört yol ağzında bir tapınak karşınıza çıkıyor. Şehir, ortasından geçen ve Tayland körfezine akan Chao Phraya nehri ile ikiye bölünmüş. Yalnızca coğrafi anlamda değil, sosyo-ekonomik yönden de Bangkok, zenginlik ve sefalet olarak ikiye bölünmüş durumda… Eskiden bu nehirden içeriye doğru ilerleyen pek çok kanal varmış. Hatta bu kanallardan dolayı Bangkok aynı zamanda Doğu’nun Venedik’i olarak da anılıyormuş ama günümüzde bu eski kanalların çoğu, artan nüfus ve trafiğe çözüm olması amacıyla kapatılmış. Nehrin diğer tarafında su üzerindeki derme çatma teneke kulübelerden oluşan çok sayıda mahalle var. Her şeyin bir arada ama apayrı oluşu Türkiye’yi hatırlatmıyor değil ama burada zenginlik ve fakirlik arasında resmen bir uçurum var. Yine de, hayat koşullarının oldukça ağır olmasına rağmen en fakir insanların, hatta dilencilerin bile gözlerinin içi parlayarak gülümsemesi bizim hiç de alışık olmadığımız bir durum. Bu kadar fakir insanın bile mutlu olmasının sebebi, sahip oldukları Budizm inancı. Çünkü bu inanca göre hayatta her şey geçici ve bağlanmaya değecek hiçbir şey yok… Budizm’e göre, insanların çektikleri acıların sebebi, bencil ve doymak bilmeyen isteklerinin olması… Bu isteklerden arınan insan da, doğru görüş, doğru niyet, doğru hareket, doğru geçim kaynağı, doğru çaba, doğru düşünme, doğru meditasyonla mutlu olur. Ayrıca da ruh ölümsüzdür, reenkarnasyonla bedenden bedene geçerek, her insan 9 kez dünyaya gelir. Bu gelişlerinden birinde de çok zengin olacağına inanır.

Trafik neredeyse günün her saati çok yoğun ama bu probleme pek çok alternatif çözüm bulmuşlar. Bunlardan bize en enteresan geleni “Tuk Tuk” adı verilen, motosiklet ve mini araba arası cüce taksilerdi. Önde sadece sürücünün oturabileceği tek kişilik bir bölümü var. Arkaya iki kişi oturabiliyorsunuz. Daracık bir şey olduğu için, yoğun trafikte bile aralardan süzülerek gideceğiniz yere hızlı bir şekilde ulaşıyorsunuz. Fakat önceden uyarayım, oldukça gürültülü ve ara ara duman altı olabiliyorsunuz. Tuk tuk sürücüleri en fena İstanbullu taksi şoförlerini sulu götürür susuz getirir kıvamda. Ya önceden pazarlık yaparak binin ya da yolculuk sonrası 3-4 katı bir ücret ödemeye razı olun. Şehri gezmek için diğer enteresan alternatif ise BTS Sky Train. Bunu havada giden metro olarak düşünün. Hem Bangkok trafiğini altta bırakıp inanılmaz zaman kazanıyorsunuz hem de metro gibi yerin altından gitmediği için etrafınızı rahatça seyredebiliyorsunuz.

Şimdi şehri turlamaya başlayalım…

ŞAFAK TAPINAĞI (WAT ARUN)

Bangkok’un simgesi haline gelmiş bu muhteşem tapınağa, turla gidiyorsanız, burayı gezdiren paket turları tercih edebilirsiniz ama bizim gibi özgürce hareket etmeyi sevenlerdenseniz maceraya hazır olun. Kaldığımız yerden Wat Arun’a gidebilmemiz için nehri geçmemiz gerekti. Bangkok’taki kazıklanma korkumuzu geride bırakarak her türlü hızlı ulaşım aracını denemeye karar verdik. River Taxi denilen deniz taksilerini nedense kimse tavsiye etmemişti. ( tabii binince nedenini anladık ) Pazarlık yapma işini Tuktuk’çularla geliştirdiğimiz için, deniz taksinin sürücüsüyle amansız bir pazarlığa girişip “Bangkoklu taksi şoförünün hakkından Türk müşteri gelir” misali istediğimiz fiyatta anlaşarak mutlu mesut taksimize atladık. Şöyle bir bilgi vereyim, nehir taksisi denilen araç, gövdesi incecik ahşap bir malzemeden yapılmış, oldukça uyduruk ama bir o kadar da hafif bir motorlu kayık aslında. Ve bizimkinde öyle güçlü bir motor vardı ki, sürücü gaza basınca biz ciddi ciddi uçtuk. Nehir dalgalı ve kayık çok hafif olduğu için, öyle bir süratle ister istemez yolun yarısını havada gittik. Düşmemek için sıkı sıkı tutunmamıza rağmen, ara ara biz de havalandık. Yavaş gitmesi için çığlık çığlığa sürücüyü uyarsak da, sanırım çetin pazarlığın acısını böyle çıkardı.

Neyse ki Wat Arun’a vardığımızda bu James Bondvari yolculuğun tüm kötü anılarını siliverdik hafızamızdan…

Chao Phraya Nehri’nin batı yakasından yükselen bu güzellik, formu dolayısıyla Eyfel Kulesi’ni andırıyor. 5 adet kuleden oluşan renkli yapı, nehrin üzerinde yükseldiği için aslında en güzel karşı kıyıdan seyrediliyor. Wat Arun’un 70 metre yüksekliğindeki orta kulesi, tapınağın en çok dikkat çeken bölümü. Kondisyonunuza güveniyorsanız bu kuleye çok dik merdivenlerle tırmanabiliyorsunuz. Tepeden manzara muhteşem ama inişi, yükseklik korkusu olanlar için epey zorlu, önceden uyarayım. Küçük renkli cam parçaları ve Çin porselenleriyle bezenmiş bu ışıl ışıl tapınağı, özellikle gün batımında karşı kıyıdaki kafelerden izlemenizi tavsiye ediyorum. İsminin neden ‘’Şafak Tapınağı’’ olduğunu anlayacaksınız.

KRALİYET SARAYI (GRAND PALACE)

100’den fazla ayrı binadan oluşan bu ihtişamlı saray kompleksi, 1782 yılında inşa edilmiş.  Etrafı 1900 metrelik uzun duvarlarla çevrili olan bu kompleks, 19. yüzyılın sonuna kadar Tayland krallarının resmi rezidansı olarak kullanılmış. Geleneksel Thai mimarisinin en güzel örneklerini görebileceğiniz bu kompleks, Tayland Krallığı’na, hükümetine ve kraliyet mahkemesine 150 yıl boyunca ev sahipliği yapmış. Günümüzde hala resmi törenlerde ve devlet yemeklerinde kullanılmaktadır. Olağanüstü işçilik detayları, mimari ve süsleme sanatındaki muazzam ustalığa hayran olmamak elde değil.

YÜZEN PAZAR (FLOATING MARKET)

Mutlaka yaşamanız gereken bir deneyim… Bizim gittiğimiz Bangkok’a 100 km kadar uzaklıktaki Damnoen Saduak’tı. Yüzen market turunuzu, deniz taksilerinin daha otantik bir versiyonuyla yapıyorsunuz; neyse ki diğeri gibi uçurmuyor sizi. Gerçi gördükleriniz karşısında mutluluktan uçabilirsiniz… Dolmuş usulü çalışıyorlar. İsminden de anlaşılacağı üzere, bu pazarda her şey nehrin üzerinde yüzüyor. Satıcılar uzun kanolar üzerinde, daha önce hiç tatmadığınız hatta hiç görmediğiniz rengarenk, taze meyve, sebze ve çeşitli pişirilmiş yiyecekler satıyorlar. Hediyelik eşya satanlar da var. Burada satılan tüm meyve sebzeleri gönül rahatlığı ile yiyebilirsiniz. Çünkü Tayland Kralı’nın emriyle tarımda kimyasal gübre kullanmak yasak. Dolayısıyla pek çoğu organik. Kanallar boyunca ilerlerken bunların sabit olanlarına yaklaşıp, önlerinde durup alışveriş yapma olanağınız da var. Bunun için elinizi kaldırıyorsunuz, satıcı sizin kayığınızı elindeki kanca ile kendisine doğru çekiyor ve pazarlığa başlıyorsunuz. Çok turistik bir yer olduğu için pazarlığa 1/3 fiyattan başlamakta fayda var, sonra arada bir yerlerde anlaşıyorsunuz. Çok düşük fiyat söyleyenlere kızıp, teknesini geriye doğru ittiriveriyorlarmış, yani pazarlık işini fazla abartmayın… Ara ara kanallar o kadar kalabalıklaşıyor ki, ancak diğer kayıklara çarparak ilerleyebiliyorsunuz. Yoğun kanallardan tenha olanlarına geçince seyrek de olsa nehir üzerinde yaşayan insanların hayatlarını gözlemleme şansınız oluyor. Evlerin nehir tarafına bakan yönlerinde çoğunda duvar yok. Evinde iş yapan kadınları, oyun oynayan çocukları biraz utanarak, biraz merak biraz hayret içinde dikizliyoruz. Onlara baktığımızı fark edince, bize kocaman bir gülümsemeyle karşılık veriyorlar. Onlara el sallayarak yolumuza devam ediyoruz. İndiğimiz yerde dev bir boğa yılanını boynuna sarmış bir adam görüyorum, hemen yılanını benim boynuma dolamak istiyor, arkama bakmadan oradan kaçıyorum. Uzaklardan bir yerden fotoğrafını çekerken beni fark ediyor ve hepsi gibi gülümsüyor…

YATAN BUDDHA TAPINAĞI (WAT PHO)

15 metre yüksekliğinde ve 46 metre uzunluğundaki, altın kaplama olan, yatan Buddha heykelinin bulunduğu bu tapınak, şehrin en büyük ve en eski tapınak komplekslerinden biridir. 16.yy başlarında inşa edilen bu tapınak, şehrin en çok turist çeken yerlerinden biridir. Bu heykel, Buddha’nın Nirvanaya ulaşmasını betimliyormuş. Ayakları 3 metre yüksekliğinde ve 5 metre uzunluğunda olan dev heykelin ayak tabanları da ilginç. Sedef taşlarla Buddha’nın 108 uğurlu erdemini resmeden 108 sembol işlenmiş. Buranın sadece bu heykelle bittiğini düşünmeyin. Asıl güzellik, masal gibi bahçeleri olan, çini işçiliğinin en güzel örneklerini görebileceğiniz Wat Pho kompleksinin bahçeleri… Buraya içerisinden daha çok zaman ayırmanızı tavsiye ederim. Aynı zamanda geleneksel masaj eğitim merkezi olan Wat Pho kompleksinin içinde dilerseniz masaj da yaptırabiliyorsunuz. Bizim bahçe gezmekten masaja zamanımız kalmadığı için, Thai masajını farklı bir merkezde yaptırdık. Hepsi bu kadar acılı mı oluyor veya ben mi çok dayanıksızım bilmiyorum ama hayatımın en ucuz masajını burada yaptırdım.

ALTIN BUDDHA (WAT TRAIMIT)

700 yıldan daha eski olan, adından da anlaşılacağı üzere 5.5 ton ağırlığında som altından yapılmış 3 metre uzunluğunda Buddha heykelinin bulunduğu tapınak. Sukhothai stilinde yapılmış olan bu heykelin enteresan bir hikayesi var. Bu heykel daha önce beyaz bir sıva ile kaplıymış. Tapınak içinde bir yer değişikliği yapılırken, kazayla heykel yere düşüyor ve üzerindeki sıva kırılınca, som altın heykel ortaya çıkıyor. Burma saldırıları sırasında, heykelin yağmalanması veya çalınması endişesiyle, altını gizlemek amacıyla sıvayla kaplandığı düşünülüyor ama bu iş öyle bir ustalıkla yapılmış ki, orijinal hali bile unutulmuş.

Bu arada tapınaklarla ilgili bir hatırlatma: genel olarak Tayland’ta tüm tapınakları ziyaret ederken omuzlarınızın ve dizlerinizin kapalı olması gerekiyor ve ayakkabılarınızı çıkarıyorsunuz.

PATPONG GECE PAZARI (PATPONG NIGHT MARKET)

Pazar olarak hiçbir özelliği olmayan, cadde boyunca kurulmuş, derme çatma tezgahlarda uyduruk hediyelik eşyalar, kıyafetler ve sahte çanta-saatlerin satıldığı bir yer. Buranın asıl özelliği ise caddenin her iki yakasındaki bar ve gece kulüpleri. Bir kadın için enteresan hiçbir yanı olmayan, içeride çalışan iç çamaşırlı hatta bazen çamaşırsız küçücük kızların, barların önünde zavallı bir şekilde dans ederek içeri müşteri çekmeye çalışması oldukça hüzünlü bir görüntü. Dahası Bangkok’a sırf bunun için gelen erkeklerin olması çok hüzünlü bir durum aslında…

Bangkok alışveriş canavarları için de tam bir cennet. Modern Bangkok’un kalbi sayılan Siam Square’de çok sayıda lüks alışveriş merkezi var. Ben sadece Siam Paragon’u gezebildim. Üst katlardaki mağazaların birinde vitrinde Ferrari görüp, bakakalmıştım. Dünyanın en pahalı markalarının, en göz alıcı mağazalarının sıralandığı bu çarşıda, hiç görmediğim kadar çok, güzel kadın gördüm. Taylandlı kadınların bu kadar güzel, bu kadar şık ve bu kadar bakımlı olduğunu bilmiyordum. Siam Paragon’un yemek bölümü ve gurme marketi de olağanüstü. Zaten Thai mutfağına hiç girmiyorum, çünkü o başlı başına bir yazı olacak kadar inanılmaz… Siam Paragon dışında Central World ve MBK’nın çok güzel olduğunu duydum. Uzun kalacaklara duyurulur.

Bangkok’ta yapılabilecek diğer aktiviteler:

  • Çin Mahallesini (China Town) gezin. Özellikle Çin yeni yılı veya festivaller zamanına denk getirmeye çalışın.
  • Kanal turu alın, Bangkok’un küçük ara kanallarını keşfedin.
  • Ayutthaya’ya gidin. Unesco tarafından koruma altına alınmış olan Thai mimarisinin eşsiz örneklerini barındıran Ayutthaya’ya ben bu yolculuğumda gidemedim ama bir daha gittiğimde mutlaka görmek istiyorum.
  • Chatuchak Pazarına uğrayın. 8000’den fazla tezgahıyla Bangkok’un en büyük pazarı sayılan bu pazarda yok yok…
  • Dövüş sporu seyretmeye dayanabiliyorsanız Tayland’ın ulusal sporu olan Muay Thai seyredin.
  • Günü mutlaka ama mutlaka Bangkok’un ünlü RoofTop barlarından birinde sonlandırın.

Özet olarak diyebilirim ki; bu mistik ama kokulu, çekici ama gürültülü, enerjik ama kalabalık, cazibeli ama bunaltıcı, hem Batılı hem Doğulu, çarpıcı, eğlenceli, huzurlu, tüm zıtlıkların bir arada bulunduğu, güler yüzlü insanların büyüleyici şehri sizi de cezbedecek…

Yeni rotalarda görüşmek üzere,
Sevgi ve sağlıkla kalın.

Fotoğraflar: İpek Gençer

Yazar Hakkında /

Yazarımızın kısa özgeçmişi çok yakında burada, sayfamızda olacaktır.

Bir Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: