© Copyright 2018 Mag Medya
Başa Dön

En Romantik Rota: Cinque Terre

En Romantik Rota: Cinque Terre

Okuma süresi 14 dakika

Sonbahar, serinliğini artık hafif hafif hissettirirken, eminim içinizde benim gibi yaza doyamayanlar, hala sıcacık yaz güneşini özleyenler vardır. Aslında tam bir kış insanı olmama rağmen, bu yazın bitmesini hiç istemedim… Hala da güneşin son damlalarını kovalama halindeyim…

Mutluluk kaynağımız olan güneş, son zamanlarda sıcak yüzünü göstermekte nazlanıp, sararan yapraklar rüzgarların peşine takılmış giderken, içimizi ürperten soğuğa, kalplerimizin sıcaklığıyla meydan okuyalım. Kim demiş sonbahar hüzünlü bir mevsim diye? Gelin bu sonbaharı çok farklı yaşayalım; esen rüzgarlar sadece romantizm rüzgarları olsun…

Bu ay sizin için İtalya’nın en romantik rotalarından biri olan Cinque Terre’yi yazdım. Aşk filmlerine konu olan, Akdeniz’in en bozulmamış kıyılarına sahip, yeşil panjurlu rengarenk evlerden oluşan bu küçük köyler adeta film seti gibi… İtalyancada ‘’5 Toprak’’ anlamına gelen Cinque Terre, Ligurya bölgesinin denize en dik bakan yamaçlarına kurulmuş 5 şirin köyden oluşuyor. Bu köyler sırasıyla; Riomaggiore, Manarola, Corniglia, Vernazza ve Monterosso al Mare. Bu bölgeyi ziyaret ederken en kritik nokta, kalacağınız yere karar vermek. Biz gitmeden önce hem internetten araştırma yaptık hem de giden arkadaşlarımıza sorduk ve sonunda La Spezia’da kalmaya karar verdik. Ama gezimizi bitirdikten sonra Monterosso al Mare’nin konaklamak için daha iyi bir seçenek olduğunu gördük. Bu beş köyün hepsi de oldukça dik yamaçlara kurulu olduğu için, Monterosso al Mare dışında hiç bir köye arabayla ulaşmak mümkün değil. Köyler arası ulaşım trenle, 4-8 dakika sürüyor ve sık sık tren seferleri var. Dolayısıyla trenle ulaşım en konforlusu. Ama biz Pisa’ya uçup, oradan araba kiraladığımız için, arabayla ulaşabileceğimiz en yakın nokta olan La Spesia’yı seçtik. Otelimizi seçerken, internetteki fotoğraflarına ve manzarasına hayran olduk. Bu yolculuğu beraber planladığımız arkadaşım Meltem’in ‘’Böylesine güzel manzarası olan bir otel, epey dik bir yokuşta olabilir.’’ uyarısına rağmen ben kahramanlık yapıp, dik yokuşların benim için bir problem olmadığını söyleyip, bu oteli almakta ısrar ettim. Otele ilk gidişimizdeki yaşadığımız şoku hayatımız boyunca unutmayacağız! Hayatımda hiç bu kadar dik, dar ve virajlı bir yolda araba kullanmadım! Yokuşları çıkarken ikimizin yüzü de bembeyazdı ve korkudan ne birbirimize ne aşağıya bakabiliyorduk çünkü aşağısı uçurumdu! Bir kaç defadan sonra alıştık tabii, ama yine de siz siz olun, otelin güzelliğine ve muhteşem manzarasına kanmadan önce en yakın arkadaşınızın sözünü dinleyin!

Cinqure Terre’yi anlatmaya başlamadan önce kısaca La Spezia’dan bahsetmek istiyorum. La Spezia, İtalya’nın önemli ticari limanlarından biri. İtalya’nın diğer liman şehirlerinden çok farklı olmadığı için buraya sadece bir gece ayırmanız yeterli olacaktır. Müzeler, bahçeler ve parklar dışında San Giorgio kalesini gezebilir, Calatrava’nın tasarımlarını andıran Thaon de Revel köprüsünden La Spezia manzarasını seyredebilirsiniz. Geceleri ise oldukça hareketli olan marinayı gezebilirsiniz.

Rıomaggıore: La Spezia’da kaldığımız için bize en yakın köy olan Riomaggiore’den başladık gezimize. Bu arada tren biletlerinizi günlük almanızı öneriyorum. Çünkü köylerin hepsi birbirine çok yakın olduğu için, gün içinde bir köyden diğerine birden çok kez geçebiliyorsunuz. Şunu da belirteyim; bu köylerin arasını yürüyerek de geçmek mümkün çünkü Cinque Terre bölgesi asıl köyler arasındaki yürüyüş yollarıyla ünlü. Bu yollar, köylülerin tren yolu yapılmadan önce yürüyerek oluşturduğu, yüzlerce yıllık yürüyüş patikaları. Farklı zorluktaki bu dik trekking parkurları, dünyanın her tarafından yürüyüş severlerin gözdesi. Unesco Dünya Mirası listesine alındığından beri popülaritesi daha da arttığı için, bu yürüyüş parkurlarının tüm zorluğuna rağmen, trenlerden daha kalabalık olduğunu söyleyebiliriz.

Riomaggiore, köyler içinde en küçük olanı. Evler, diğerlerinden çok daha dar ve dik bir koyun etrafına dizilmiş. Tarihi 13. Yüzyılın ilk zamanlarına kadar dayanıyor. Tren istasyonundan çıktıktan sonra serin bir tünelden geçerek köyün tam merkezine çıkıyorsunuz. Limana geldiğinizde tepedeki sarp kayalıklara yaslanmış rengarenk evlerin, tabloları kıskandıran manzarasına mı baksak, limandaki göz alıcı maviliğe dizilmiş, renkli küçük kayıkların hafif hafif salınışlarına mı dalsak karar veremiyoruz. Güzelim maviliği delerek denizin üzerinde adeta bıçakla, özenle kesilmiş gibi duran kayalıkları seyrediyoruz uzun uzun… Kayaların her yerine havlular atılmış. Kimi güneşleniyor, kimi denize atlıyor, kimi de yer yer turkuaza dönen denizin keyfini çıkarıyor. Görüntü ne kadar cezbedici olsa da öncelikle tüm Cinque Terre’yi keşfedip, deniz keyfini sonraya bırakıyoruz. Ama daha en başından biliyoruz ki bu keyif, Riomaggiore’de yapılacak! Bu küçük koyu yukarıdan seyretmek için en tepeye çıkıyoruz. Epey dik bir yokuş. Ama manzarayı seyretmek için sık sık mola verdiğimizden, çok da şikayet etmeden tepedeki manzara noktasına ulaşıyoruz. Tüm koyu yukarıdan seyredebileceğimiz bir manzara umarken, koyu doğru düzgün göremiyoruz bile. Ama tekrar iniş yoluna geçtiğimizde Riomaggiore’nin yeşillikler içinde kalan kısmı ve diğer koya bakan manzaralar bizi büyülüyor.

Manarola: Instagram’da fotoğrafını en çok gördüğünüz köy burası işte! Tüm beş köy içinde en eski ve en fotojenik olanı… Manarola, 1160 yılında yapılmış olan San Lorenzo kilisesi ve diğer şaraplara göre oldukça pahalı olan ‘’Sciacchetra’’ adı verilen tatlı şarabıyla ünlü. Minyatür bir şampanya bardağına benzer bir bardakta servis edilen bu şarabı çok ama çok sevdik!

Cinque Terre’yi gezip keşfetmeden önce fotoğraflarına baktığımda hepsi aynı yermiş gibi görünüyordu gözüme. Ama gördükten sonra söyleyebilirim ki, hepsi birbirinden çok farklı… Manarola, Riomaggiore’ye göre daha büyük bir koya yayılmış. Burada da yine denize atlamak için yüksek kayalıklar var. Gençler bu kayalıklarda sıraya girip, kalabalıkların tezahüratlarıyla çeşitli akrobatik hareketler yaparak suya atlıyorlar. Alkışlar ve korkup atlayamadan geri dönenlere atılan kahkahalarla, oldukça gürültülü bir meydan burası. Bu kadar el değmemiş bir denizi ve doğası olunca, haliyle her köyde deniz ürünleriyle ünlü pek çok restoran bulunuyor. Bu restoranların en ünlüsü, Manarola’nın en güzel manzarasına bakan “Nessun Dorma”. Biz de önce burada yemeye niyetleniyoruz ama herkesin elinde gördüğümüz, kağıttan külahlardaki kızarmış kalamar, karides ve balıkların görüntüsü bizi bizden alıyor ve kendimizi take-away önünde sırada buluveriyoruz. Ara bir sokakta, merdivenlerde oturarak bir çırpıda yiyip bitiriverdiğimiz bu hızlı öğlen yemeğiyle gaza geliyoruz ve trekking yollarına dalmamaya karar verdiğimiz halde, yürüyüş yollarının en ünlüsü olan, Manarola-Riomaggiore arasındaki ‘’Aşk Yolu’’nu (Via dell’Amore) tırmanırken buluveriyoruz kendimizi. Şu anda bir kısmı kapalı oluğu için, ancak belli bir yere kadar gidilebiliyor. Aşk yolunun hikayesi ise şöyle; geçmiş zamanlarda köyler arasında ulaşım yokken, tren yolunun inşası sırasında dağın içine tünel açılarak daracık bir yol yapılıyor. Bununla birlikte iki köyün aşık gençleri bu yolu kullanarak ortada buluşuyorlar ve burası bölgenin en romantik noktası haline geliyor. Fakat itiraf etmeliyim ki, burası gerçekten de inanılmaz güzellikte bir yer. Pek çok genç burada ilanı aşk ve evlilik teklifi yapıyor, evlilik yıl dönümleri kutlayan veya romantizmin doruklarını yaşayan çiftler de şaraplarıyla buraya gelip gün batımını seyrediyorlarmış. Sevgilisi olmayanlar ise yol boyunca dilek dileme amaçlı asma kilitlerden takıyorlarmış. Çünkü eski zamanlardan beri milyonlarca aşığın buluştuğu bu en romantik noktada, kalpten dilenen tüm dilekler gerçek oluyormuş!

Cornıglıa: Cinque Terre’nin en ortasında bulunan bu köy, sahile ulaşımı en zor olanı. Bu yüzden burayı gezmeye tepede kurulu olan bölgeden başlamanızı tavsiye ediyorum. Tren istasyonunda indikten sonra sizi tepeye çıkaran, her beş dakikada bir gelen ücretsiz bir servis mevcut. İnternette pek çok blogger buranın ziyaret etmeye değmeyeceğini yazmış. Ama biz burayı da sevdik. Diğerlerinden farklı olarak, deniz seviyesinden 100 metre yükseklikte bir tepede kurulu. Üç tarafı da üzüm bağları ve terasları ile çevrili daha çok tarım alanı olarak şekillenmiş bu köyde, diğerlerinde görmeye alışık olduğunuz turist kalabalıklarından eser yok. Belki bu sakinliği de hoşumuza gitmiş olabilir. Köyün denize doğru en uç noktasına yürüdüğünüzde, solunuzda Manarola, sağınızda Vernazza’nın en güzel manzaralarına hakim bir seyir terasına ulaşıyorsunuz. Kondisyon konusunda iddialıysanız, sahile inen yaklaşık 400 adet basamak, size günlük antrenmanınızı yaptıracaktır. İddialı değilseniz bizim gibi yapın ve kendinizi minik hediyelik dükkanlarına atın ve sonrasında da en büyük boy dondurmayla kendinizi ödüllendirin!

Vernazza: İşte benim bir numaram! Cinque Terre’yi gezenlerin çoğu Manarola ve Riomaggiore’yi dilinden düşüremezken, ben diyorum ki, bu diyarların en güzeli Vernazza! Girişi bile diğerlerinden o kadar farklı ki… Tren istasyonunda iner inmez sizi diğerlerine göre çok daha ferah bir sokak karşılıyor. Sokağın sağına ve soluna sıralanmış, pastel renkli evlerden oluşan bir kartpostalın içine doğru yürüyorsunuz. Pembe, sarı, somon, yeşil, bu rengarenk evler tam bir güzellik yarışında. Hediyelik eşya dükkanları, minik kafeler sanki hepsi sizi yoldan çıkarmak üzere işbirliği yapmış gibi. Hedefimizden şaşmadan limana doğru ilerlemeye çalışıyoruz, ama o da ne! Solumuzda girişi kalp şekline benzeyen bir kaya mağarası ve diğer ucunda da deniz. Hemen içeri dalıyoruz. Oldukça klostrofobik ve her an üzerimize çökecekmiş gibi duran bu mağaradan hızlı hızlı geçip, taş bir plaja ulaşıyoruz. Pek çok kişi denize giriyor, kalabalığın yarısı da mağaranın içinden topladığı taşlarla dilek kuleleri oluşturmakla meşgul. Buradan limana geçiyoruz. Solda sizi tüm güzelliğiyle 1318’de inşa edilmiş Santa Margherita d’Antiochia Church karşılıyor. Bence bu köy tüm güzelliğini bu zarif kubbeli kiliseden alıyor. Bu kiliseyi tam karşıdan seyreden, 11. Yüzyıldan kalma olan Castello Doria ise köyün diğer özel yapılarından biri. Kilisenin önünde küçük bir kumsal var, kale tarafına doğu yürüdüğünüzde ise yine kayalardan atlayanları görüyorsunuz. Yani Vernazza’da yüzmeyi sevenler için ister taşlı, ister kumlu, ister kayalardan atlamalı her türlü alternatif mevcut. Burayı o kadar seviyoruz ki, güneşin batışını bu köyden seyretmeye karar veriyoruz.

Vernazza’da hangi köşeden fotoğraf çekerseniz çekin, o karenin muhteşem olacağı garanti! Ama yine de bence fotoğraf meraklıları için en güzel nokta, Monterosso yürüyüş parkurundaki seyir terası. Buraya çıkmak için oldukça uzun ve dik bir tırmanışı göze almanız gerekiyor. Önce Vernazza’nın içindeki daracık sokak aralarındaki merdivenlerden tırmanmaya başlıyorsunuz. Yukarı çıktıkça yol daralıyor ve yer yer toprak, yer yer kayalık bir tarafı uçurum olan bir patikaya dönüşüyor. Ben parmak arası terliklerle çıkmak gibi bir hata yaptım. Çıkış yine iyiydi ama iniş epey riskli ve yorucu oldu. Yukarılara çıkıp, köyden uzaklaştıkça ortalık iyice ıssızlaştı. Alice Harikalar Diyarı’ndaki dev sarmaşıklar ve ağaç köklerinin olduğu karanlık ormana benzeyen bir yerlerden geçtim, etrafta kimsecikler olmadığı için epey ürperdim ama ilerledikçe öyle bir seyir terasına ulaştım ki, tüm bu tırmanışa ve yorgunluğa değdi. Hayatım boyunca seyrettiğim en güzel manzaralarından biriydi…

Ve sonrasında da hayatımın en hızlı inişi! Korkudan o kaygan kayalıkları koşarcasına inmişim ama bu sayede güneşin batışını kaçırmamayı başardım. Sevgilisiyle gidecekler için Vernazza’da günbatımını seyredebileceğiniz en romantik restoran Ristorante Belforte. Taş surların içine yerleşmiş bulunan bu güzel manzaralı restorana, gitmeden haftalar önce rezervasyon yaptırmanız gerekiyor.

Monterosso: Ve köyler içinde ulaşımı en kolay ve kalabalık olanı! Bölgenin en büyük ve uzun sahiline sahip olduğu için de en fazla plaj seçeneği de burada. Bu yüzden özellikle çocuklu aileler tarafından çokça tercih ediliyor. Cinque Terre turuna Riomaggiore’den başlamış olanlar için finali deniz kenarında keyif yaparak bitirmek iyi bir seçenek olabilir. Zaten diğer köyler gibi renkli evleri olmadığı için pekte bir şey kaçırmıyorsunuz. Monterosso eski ve yeni olmak üzere iki bölümden oluşuyor ve birbirlerine bir tünel ile bağlanıyorlar. Yeni olan bölüm, rengarenk şemsiyelerle dolu uzun bir plaja sahip. Burası bize çok enteresan gelmediği için çok vakit kaybetmeden Monterosso Vecchio denilen 1000 yıllık bir geçmişe sahip olan eski bölüme geçtik. Dar sokakları ve renkli evleriyle diğer köylere daha yakın bir mimariye sahip bu bölgede bir çok restoran, butik ve kafe bulunmakta. Burada diğer köylerden farklı olarak özel tasarımlar bulabileceğiniz şık hediyelik eşya dükkanları mevcut. Monterosso’da özellikle tavsiye etmek istediğim bir restoran var: Da Eraldo. Kırmızı-beyaz renk, kareli masa örtüleri olan küçücük bir restoran. En fazla on masası olan bu restoranın önünde durup, uzun süre müşterilerin tabaklarındaki birbirinden enfes görünen yemekleri seyretmekten kendimi alamadım. Üstelik başka bir restoranda daha yeni yemek yemiştik, yani aç değildim. Her neyse, bizim fena halde içimizde kaldı, siz giderseniz benim yerime de yiyin!

Diğer bir kaçırdığımız şey ise yeni olan bölümdeki, İtalyanların ‘’Il Gigante’’ adını verdikleri, deniz tanrısı Neptün’ün 82 metrelik dev heykeli olmuş. Monterosso plajının bir ucunda bulunan Villa Pastine’nin duvarını süslemek amacıyla 1910 yılında Ferrara adındaki bir heykeltıraş tarafından yapılan bu heykel, II. Dünya Savaşı’ndaki bombardımanlar sırasında hasar görmüş olmasına rağmen hala ayakta ve oldukça etkileyici.

Cinque Terre ile ilgili atlamamanız gereken bir önemli bir detay, tren saatleri. Akşam trenleri, gündüz trenleri kadar sık olmadığından, dönüş saatinize önceden karar vermeniz gerekiyor. Yoksa geç saatlerde köylerden birinde mahsur kalabilirsiniz.

İtalya gezisi yapıp mutlu dönmeyen biri sanırım yoktur. Ama bu bölge, üzüm bağları, limon bahçeleri ve zeytin ağaçlarıyla kaplı yemyeşil yamaçları, eşsiz manzaraları ve rengarenk evleriyle hafızalarımıza ve kalbimize kazındı. İtalyan Rivierası’nın bu en el değmemiş doğasının, Akdeniz’in derin mavisiyle birleşmesini seyrederken, tüm duyularımızı sonuna kadar açıp, bu manzarayla bir bütün olmak istedik. Batan güneşin turuncudan kırmızıya sakin sakin boyadığı yamaçları ve sokakları görünce, buranın neden el ele-göz göze dolaşan, gözlerini birbirinden ayırmayan çiftlerle dolu olduğunu anladık. Evet Cinque Terre gerçekten de tüm yaştan aşıkları baştan çıkaran masalsı bir yer…

Sizlere, romantik sürprizlerle dolu bir Ekim ayı diliyorum.

Yeni rotalarda görüşmek üzere,

Sevgi ve sağlıkla kalın

Yazar Hakkında /

Yazarımızın kısa özgeçmişi çok yakında burada, sayfamızda olacaktır.

Bir Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: