Başa Dön

Usta Sanatçı Adnan Turani KAV Sanat Galerisi’nde

blank

Usta Sanatçı Adnan Turani KAV Sanat Galerisi’nde

Okuma süresi 7 dakika

Usta Sanatçı Adnan Turani’nin eserleri 2 Ekim-2 Kasım tarihleri arasında KAV Sanat Galerisi’nde sanat severlerle buluşuyor… Biz de kendisiyle çok özel bir röportaj gerçekleştirdik. Yaşamını, sanata olan ilgisini ve sanatı konuştuk…

Türkiye’de ve dünyada tanınan ve birçok koleksiyonda eseri bulunan bir sanatçımızsınız. Bize 70 yılı aşan sanat serüveninizden bahseder misiniz?

Resimle tanışıklığım, daha doğrusu içimde uyanan ilgi, anımsadığıma göre, kısa pantolonlu saf çocukluk dönemimde, galiba 1933 yılında başladı. Ama öyle sanata ilişkin bir ilgi falan değil. O zamanlar Avrupa’dan kağıt üzerine basılmış çıkartma resimler getirtilirdi. Hani şu çocukların defterlerine yapıştırıp, üzerini ıslatıp parmakla sürterek çıkarttıkları resimler… Bu renkli çıkartma resimler ve kartpostal İsviçre manzaraları, elbette sanat ile ilgili şeyler değildi. Ancak, çocuk ilgisinin nasıl başladığını göstermesi bakımından bu anı, bana hala sevimli ve çekici geliyor.
Resimle ilgim, sanırım, böyle çocukça bir yaklaşımla başladı diyebilirim. Sonra boya ile anlatım dünyasına girmem, orada kendime bir yer aramam gene böyle anılara ve tatlı, hoş ya da zahmetli geçmiş olaylara dayanır. 1930 ve 40’larda İstanbul’da Babıalî yokuşunda tüp yağlıboya da satan bir kırtasiye dükkanı vardı. İstanbul’da başka yerlerde resim için tüp yağlıboya bulmak, öyle pek olacak şey değildi. O sıralar yaşım 8 falan olmalı. Dolmabahçe’den Babıalî’ye tramvayla ya da yürüyerek gitmek, o yaşta bir çocuk için kolay mı? İlkokul çocukluğu yaşamımda o sıraların bütün yoksulluklarına karşın, Atatürk’ün fotoğraflarını büyüterek yapılan karakalem portre resim özentileri, kimi renkli baskılı posta kartlarına bakarak sulu ve yağlıboya girişimleri, hep o safça çocukluk çabalarıydı. Öyle, yapılanın ne olduğunu bilmeden amaçsız bir merak. İşte o kadar. “Sanatın Arka Yüzü” adlı bir kitap yazdım; orada “75 Yıl Gerilerden” diye bir bölüm yazıp anılarımı anlattım. Aynı yazım KAV Sanat Galerisi sergi kataloğunda da bulunuyor.

Ben aileme 1932-1933’ten sonra sanat sevgimi göstermişim. Babam da yetenekli bir insandı; birine ait bir görüntüyü kolay çizebilen, suluboya yapabilen biriydi… Sanata meraklıydı. Evimizde Osman Nuri Paşa’nın birkaç tablosu vardı. Daha sonraları beni akademiye gönderdiler. Ortaokuldayken bir müdür muavini vardı; aynı zamanda resim öğretmenimizdi. Onların da dikkatini çekmiştim. Ancak bu ilgiler, benim bir sanat eserinin ne olduğunu anlamama yetmiyordu. Çünkü sanat eserinin yapılması olayı farklı bir süreçti. Onu yaratma olayı insanın beyinsel çalışmasının bir ürünüdür. Çalışırken insan kendini öyle bir işine kaptırıyor ki aradan zaman geçince ben bunu nasıl yaptım diyor insan. 1932’den bu yana 81 yıl geçmiş. Ama bu işe girdiğimden bu yana, hep çalışmayla geçti hayatım.

Peki hocam bu serginin hazırlık süreci ne kadar sürdü, nasıl gelişti? Çalışmalarınızı nasıl açıklayabilirsiniz?
Ben birçok sergi açtım. Yurt dışında 35-40 kadar uluslararası sergide eserlerim sergilendi. Ben bu sergide yazısal yapıdan çok yararlandım. Kaligrafik eski yazıların heyecan verici taraflarından çok etkilendim ve figürlere çizgi olarak yansımasını düşündüm. Çünkü her harekete dayanan çizgi kendine özgü bir enerji taşıyor.
Çalışmalarımda desene çok önem veriyorum. Örneğin ülkemizde hiç desen sergisi olmaz, neden? Çünkü desen çalışmak boyadan zor. Esasen Türkiye’de desen yapma üslubu kimsede yok. Genelde sanatçıların kitaplarını açsanız desen ile ilgili hiçbir şey bulamazsınız. Bu bir gerçek; ama Avrupa’da çoğu sanatçının desen çalışmaları ön planda yer alır. Sergi hazırlıklarımda genelde desensel birçok ön çalışma yapıyorum. Ayrıca boyasal teknik araştırma da yapıyorum. Hemen her çalışmam teknik aranmalara dayanıyor. Dolayısıyla her sergime her yıl en fazla 20 çalışma koyuyorum.
_MG_8484

Hocam sizden sanata, kültüre dair bir mesaj almak istiyoruz…

Şöyle düşünüyorum; benim kanaatim, gençlerimiz sanatta yalnız öğrendikleri ile kalmamalıdır. O zaman muhakkak 1-2 dil öğrenmek gerekiyor. Sanatsal buluşların entelektüel tabaka tarafından iyi izlenmesi ve değerlendirilmesi lazım. Ve ona göre eğitimi de şekillendirmek gerekiyor. Bugün güzel sanatlar fakültelerinde, öğretmenlerin güçleri benim kanaatimce çağımızı anladıklarını göstermiyor. Çünkü bir sanatçının dünya görüşü olması lazım, eğer o dünya görüşü yoksa sonuç alınmıyor. Çünkü kolay bir iş değildir, ayrıca öğretilenler de öğrenciyi bir yere getirmiyor. Avrupa’da böyle adamlar tanıdım. Bizde de öyle değerli kimi sanat adamları var tabii…

Güzel sanatlar öğretiminde öğrencilere sanat eserleri üzerine açıklama yapılırken, eserlerdeki biçimleme buluşlarının neler olduklarını ancak bu hususları anlayabilmiş olanlar gösterebilmektedir. Bilindiği üzere Avrupa’daki akademilerde 1955’lere değin öğrenciler öğrenim görüyorlar fakat onlara diploma verilmiyordu. Böyle bir belgenin öğrenciyi sanatçı yapmadığıyla ilgili düşünce herhalde daha önce kafalarda yer edinmiş olmalıydı. Leonardo’nun, Rembrandt’ın, Gauguin’in, Van Gogh’un diplomaları mı vardı? Diploma denilen belge öğrenciyi sanatçı yapsaydı tüm edebiyat fakültelerinden diplomalılar romancı şair ve tüm GSF mezunları da sanatçı olurlardı. Burada unutulmaması gereken ve daima görülen, sanat eğitimi gören ya da görmeyen herkes, böyle bir çabaya içten bir itilimle başlamakta, çalışmaları nedeniyle çevresindekileri etkilemekte ve etrafında sanata ilişkin olumlu ve farklı bir ortam yaratabilmektedir.

Peki hocam son bir sorumuz var. KAV Sanat Galerisi’nin sergiden elde edeceği geliri maddi olanaklardan yoksun başarılı öğrencilere burs olarak vermesi konusunda ne düşünüyorsunuz?
Çok güzel. Şimdi bakın, Hacettepe’de Güzel Sanatlar Fakültesi’ni ben kurdum. Önce 4 bölüm kurduk. 4. bölüm iç mimari ile ilgiliydi, eleman bulamadım. Yıl 1982. İhsan Bey “Hocam geliniz yeni bir üniversite kuruyoruz, sizi de ilk profesör olarak buraya alıyoruz” dedi. İlk sene geçti ve ben İhsan Bey’e dedim ki, gelin 20 tane burs verelim; siz ödeyin, 20 tane yetenekli adam bulayım size dedim. Ama güzel sanatlara vermediler, keman vs. bölümleri birkaç kişi için burs aldılar. Onun için güzel sanatlarda sanatsal gelenek kurulamadı. Çünkü yetenekli iyi bir öğrenci alınsaydı sanatsal eğitim de muhakkak farklı olacaktı. Yetenekli öğrenci, çalışmaları ile çevresini etkileyecekti. Yani hoca o öğrencide kendini yansıtacaktı. Bu çok önemli bir şey. Burada şunu söylemek istiyorum, birincisi yetenekli insanları çıkarmak için, bir vakıf şart. Şimdi KAV böyle bir sorumluluğu üstleniyor, aslında bunu devletin yapması lazım. Diğer taraftan bir tek şey beni çok rencide ediyor, “sanatçıyı koruruz” sözü. Ben korunmak falan istemiyorum, sanatçının korunması olayı yanlıştır, yani yetenekli insanları bulup, onları kazanmak farklı bir şeydir. Sanatı desteklemek farklı bir şeydir. Koruma değil değerlendirme önemlidir. Bence bu konuya farklı bir hassasiyet gerekiyor. KAV bunu doğru yapıyor. Bu kurum böyle bir görevi üstleniyor. Bu tür vakıfların çoğalması lazım. Böyle müesseseler elbette yok değil. Eğitimde olduğu gibi, sanat meselesinin müesseselerini de daima uzmanlara bırakmak ve onların düşüncelerini ön planda tutmak lazımdır.

Yazar Hakkında /

2003 yılından bu yana, hedef kitlesi AB ve A+ olarak belirlenmiş bir çok baskı, web, pr, organizasyon işinde başarılı projelere imza atmış olan MAG hayatın her alanında en iyi olmayı hedefleyen, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek, özel zevkleri olan ve hobileriyle yaşamını renklendiren, sosyal sorumluluklarının bilincinde olan, belirli kesimden kabul ettiği müşterilerine yıllardır sağlamış olduğu yüksek başarı grafiği ile doğru planlanmış bir büyüme ile sektöründeki hayatına devam etmektedir.

Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.