Başa Dön

Zaman Altı ve Mekân Üstü Melez Eserleriyle; Emin Mete Erdoğan

Zaman Altı ve Mekân Üstü Melez Eserleriyle; Emin Mete Erdoğan

Okuma süresi 12 dakika

Sanatçı Emin Mete Erdoğan’ın eserleri, ilk gördüğüm anda çok dikkatimi çekmişti. Uzun bir süredir takip ediyorum. Özellikle Contemporary’lerdeki eserlerini, önünde durup izlediğimde, beni o andan ve o mekândan alıp milyonlarca yıl hem geriye hem ileriye yolculuğa çıkarmıştır. Eserlerinin içinde kadim bilgiler, toplumlar, doğa, mitler, öğretiler, ritüeller, zaman, yaradılış, ilim, bilim, atom altı parcacıklar, güncel bilimsel deneyler… insana ait her şey vardı. Eserlerini izlerken sizi en eski zamanlara gönderiyor ama günümüzden öteye de uzanıyor; çoklu hislere neden oluyor ve hem düşündürüyor hem kavramak için zihnini çalıştırıyordu insanın. Hal böyle olunca onunla buluşmam benim için şart oldu. Atölyelerinden birine 3D yazıcı krallığı diyebilirim zira sıra sıra makineler durmaksızın çalışıyorlar. Çok aşamalı ve uzun süreçlerden geçen eserlerin yaratıcısı, uluslararası sanatçımızın hayatını sizler için konuştuk.

Resim yapmaya nasıl başladınız? Nereden mezun oldunuz?

Küçükken Beykoz’daki evimizin duvarlarında asılı olan, annemin yaptığı resimleri ve etraftaki fırçaları hatırlıyorum. Bir ağabeyim karikatüristti, diğeri müzik aletleri yapıyordu. Dinledikleri müzik gruplarının albüm kapaklarını, tişörtlerinin ve kot pantolonlarının üzerlerine çizerlerdi. Bilmiyorum, sanki bir şeyler çizmek aile geleneği gibiydi. Kimse buna bir yetenek gibi davranmıyordu. Zaten böyle olması gerekiyormuş gibiydi. Nasıl başladığımı hatırlamayacak kadar küçükken başladım. 2010’da da Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nü bitirdim.

Sanatla meşgul olmadan önceki dönemlerde neler yaptınız?

Elektronik teknikerliği, sahne ışıklandırma ve ses sistemleri kurma, on farklı sanatçının asistanlığı, rölyef, tavan süslemesi, mozaik, beton heykel dökümü, duvar resmi… Sinema emekçisi bir geçmişim var. Yerli ve yabancı birçok filmin sanat departmanında prop painter ve sahne ressamlığı yaptım. Şimdi aklıma gelmeyen birçok işte çalıştım. Bütün bu iş tecrübeleri beni daha disiplinli biri yaptı diyebilirim.

Şu anki yolunuza nasıl girdiniz?

Erken yaşta, beş yıl aralıklarla, çekirdek ailemden üç kişiyi kaybettim. Hayatın, istemediğiniz işlerle ve insanlarla uğraşmak için çok kısa olduğunu fark ettim. Kendimce büyük bir risk aldım. Bir buçuk ila iki yıl yetecek kadar para biriktirmiştim. Bu iki yıllık süre içinde, ilk serim olan “Cern Planları”nı ürettim. Bu seri ilk olarak, klasik resimle teknik resmi birleştirme fikri üzerinden çıktı. Çağdaş desenler diyebileceğim kapalı mekânlardan oluşan işler yaptım. Bu desenlerde makinelerin mekânla olan ilişkisini, makine parçalarının birbirleriyle olan ilişkisini görünür hale getiren bir ağ özgün imgesi ortaya çıkardım. Sonrasında bu makineler dış alanlara çıktı ve ışık, gölgeyi dolayısıyla kütleyi görebileceğimiz bir tarafa doğru evrildi. Bu serinin, sanat çevresi tarafından kabul görmesi ile şu anki yoluma girmiş oldum.

Eserlerinizin ana tema ve fikirleri nelerdir?

Eserlerimde, teknik resimle klasik resim tekniğini bir araya getiren melez bir tarz oluşturuyorum. Kimi zaman mitolojik hikâyelerden kimi zaman da bilimsel düşünceden esinleniyorum. Bu iki zıt gibi görünen kutbu eserlerimde birleştirip kendi güncel yorumumla izleyiciye aktarıyorum. Eserlerimde sıklıkla karşımıza çıkan kalabalık, epik sahneler; distopik ve ütopik düşüncelere göz kırpıyor. Kullandığım imgeleri direkt olarak sunmak yerine, işlediğim konuya dair temsillerle ilerliyorum. Kompozisyonlarımda kullandığım imge seçimlerinde bir zamana veya mekâna odaklanmıyorum. Geçmişi ve bugünü, doğuyu ve batıyı aynı kadrajda kullanıyorum. Kendi deyimimle, işlerimi “zaman altı” ve “mekân üstü” olarak tanımlıyorum.

Birbirinden farklı, hepsi birbirinden güzel eserleriniz var…

Üretimimi dört ana mecraya ayırabiliriz: Resim, heykel, video ve rölyef. Aslında kompozisyonlarım resimlerimdeki sahnelerden ortaya çıkıyor. Sanırım öncelenen resimlerim oluyor, en azından ben böyle hissediyorum. Mesela bir hayvan sürüsü yapacaksam; resmini yaptığımda başka bir duygu verirken, heykelini yaptığımda izleyicide başka bir duygulanım oluşturuyor. Bence yüzey işlerimde özgün imgemden ve renk seçimlerimden dolayı daha mistifiye edilmiş bir sahne oluşturuyorum.

Heykellerimde biraz daha net bir tavır var. Proporsiyonlarla oynamıyorum, renk seçimim genelde beyaz oluyor. Olmakta olanı net bir şekilde gösterme isteği ağır basıyor. Rölyeflerimde ve videolarımda ise ikisinin arasında bir duygu yakaladığımı düşünüyorum.

Eserlerinizin isimleri neler ve neden?

On beş farklı seriden oluşan iki yüz tane işim var. Burada bunların hepsini açıklamak çok uzun sürecektir. Ben içlerinden bir seriyi örnek verebilirim. Dördüncü kişisel sergim olan “Bitkiler, Hayvanlar ve Binalar”ın ortaya çıkış sürecini ve ilham kaynaklarımı anlatabilirim. Doğa ve insan ilişkisi üzerine bir sergi yapmak istiyordum. Çalışmalarımı daha önceden takip edenler, imgeleri bir metafor olarak kullandığımı bilirler. Bu serideki binaları insanın temsili olarak kullandım. Bitkilere ve hayvanlara da doğanın temsili olarak yer verdim. İnsanı direkt olarak göstermeden, onun temsili üzerinden binaları gösterme fikri hoşuma gitti. Diğer canlılar gibi insanın da doğanın bir parçası olduğu açık bir gerçek. Diğer taraftan da insan kendini doğanın üstünde görme eğilimi taşıyan bir canlı. Sanki her şeyin tam ortasındaymış gibi yaşıyor ve bütün doğanın onun için var olduğunu düşünüyor. Burada insan yapımı binaların içine bitki ve hayvanları koyarak, ev kavramı ile doğa – insan ilişkisi üzerine bir düşünme alanı oluşturmaya çalıştım. İnsan dört duvar arasında dış ve iç kavramlarını kendince yeniden betimliyor ve gerçekte olmayan bu sınırlar bizi bir yanılgıya götürüyor. Evin içini dışarıdan bağımsız gibi düşünüyoruz. Aynı algı şehirler düzleminde de benzer şekilde işliyor. Doğayı sadece, araca binip ormanlık bir alana gittiğimizde ya da bir deniz kıyısına indiğimizde karşımıza çıkıyormuş gibi algılıyoruz. “Doğa, içinden çıkıp girilebilen bir şey midir? Yoksa tüm mekânın kendisi midir?” gibi soruları izleyiciye sorgulatacak bir sergi oluşturmak istedim. Kullandığım imgelerle ilgili uzun süre araştırmalar yaptım. Bunlar serginin isminden de anlaşılacağı gibi bitkiler, hayvanlar ve binalar olarak üç gruba ayrılıyorlar. Bitkiler için, doğa tarihi müzelerindeki karbonifer döneme ait bitki fosilleri üzerine yoğunlaştım. Seçtiğim bitkiler, çoğu eserlerde gözüken hayvanlardan çok daha eski tarihlerde var olmuşlar. Farklı tarihlere ait bu iki canlı türünü bir araya getirdiğimde zamansız bir anlatı alanı açacağını düşündüm. Hayvanlar arasından da gelmiş geçmiş birçok farklı tür üzerinden seçimler yaptım. Burada yakalamak istediğim şey, tıpkı bitkilerde olduğu gibi zamansız ve mekânsız bir anlatıydı aslında. Hiç şüphesiz izleyici, bitkiler yerine hayvan figürleriyle daha kolay empati kurdu. Zürafa ve pengueni, bulundukları iklimleri ve yaşam koşullarını gözetmeksizin aynı kareye sokarak mekânsızlık hissini kuvvetlendirmek istedim. Bir dinozor türünü ve günümüzde var olan bir hayvanı yan yana getirdiğimde zamansızlık hissi güçlendi. Binalar için de brütalist mimariden etkilendiğimi söyleyebilirim. Daha önce belirttiğim gibi, binaları insan aklının temsili olarak kullandım. Brütalist mimarinin yoğun geometri kullanımı ve yapısındaki keskinliğinin, doğanın organik formlarıyla bir kontrast yaratacağını ve bunun da kendi içinde bir uyum sunacağını düşündüm.

Nelerden ilham alıyorsunuz?

İlham alacağım konular çok farklı alanlarda olabiliyor. İlk sergimi hadron altı parçacıkları çarpıştırıcıları üzerine yapmıştım. Cern’de evrenin kumaşını, Higgs bozonunu tanımlamaya çalışıyorlardı ve bu bana ilham verdi. “Ritüel” sergisinde de kutsal kavramının, toplumu oluşturmadaki ve onu yönlendirici etkisi üzerine okumalar yaptım. Ritüel sergisindeki çalışmalarımda kutsal olanın zaman içindeki değişim ve dönüşümlerine odaklanıyorum. Mitoloji tarihinde eskinin dişil tanrılarının, hâkim ideoloji tarafından eril bir forma dönüştürüldüklerini sıklıkla görüyoruz. Ayrıca ana tanrıça figürünün rütbesinin düşürülüp melek, peri, harpi ve siren formlarına dönüştürülmesi de sıkça rastlanılan bir durum. Sergide bulunan “Güneş Ana” adlı çalışmamda Güneş’in temsili olan ayçiçeğini bir harpinin (yarı insan, yarı hayvan olan mitolojik bir figür) elinde tuttuğunu görüyoruz. Güneş Şamanizm, paganizm ve teizm için (Ra, İsa…) tarih boyunca çok önemli olmuştur. Güneş’i elinde tutan hâkimiyetin de sahibidir. Harpi formundaki dişil bir mitolojik karaktere, gücün ve iktidarın sembolü olan Güneş’i tutturarak, ondan alınmış olan itibarını ona tekrar iade etmek istedim. Yani uzun lafın kısası kimi zaman mitolojik hikâyelerden kimi zaman da bilimsel düşüncelerden esinleniyorum.

Yurt içinde ve dışında hangi sergilere katıldınız?

2013 yılında Sanatorium’da “Cern Planları” adlı ilk kişisel sergimi açtım. 2015 yılında Galeri x-ist’te ikinci kişisel sergim olan “Entroforming”i; 2018 yılında, üçüncü kişisel sergim “The Flood”u; 2020 yılında, dördüncü kişisel sergim “Bitkiler, Hayvanlar ve Binalar”ı açtım. 2021 yılında, beşinci kişisel sergim “Milattan Sonra 4 Milyar”, Anna Laudel Gallery’de gerçekleşti. Miami Pulse 2013; Art Stage Singapore 2016; Art Dubai 2016, 2018, 2021; Contemporary İstanbul 2012 ve 2021 arası; Step İstanbul 2019; ArtInternational 2014 (İstanbul) fuarlarına katıldım.

Sanat son yıllarda teknolojiye doğru çok evrildi. Sizce nereye doğru gidiyor?

Aslında bu bir yanılsama. İnsanlık genel olarak bu yöne doğru ilerliyor. Bir bütün olarak insan evladının teknoloji kullanımı artıyor. Dolayısıyla sanat, insanın bir çıktısı olduğu için onu takip etmek zorunda ve bu gayet normal bir durum. Yani nasıl bir cerrah, hasta ameliyat ederken çağının en ileri teknolojisini kullanıyorsa aynı devirde yaşayan bir sanatçı da kendi alanındaki gelişmeleri üretiminde kullanacaktır. Başka bir yerden de örnek verebilirim. Her sanatçı kendi çağının çocuğudur. Nasıl Michelangelo, Sistina Şapeli’ni yapıyorken çağının son teknolojisini kullanıyorsa; ben de 2022 Türkiye’sinde yaşayan bir sanatçı olarak çağımın teknolojilerini, ulaşabildiğim ve anlayabildiğim ölçüde üretimlerimde kullanıyorum. Yani bu son dönemlerde gerçekleşen bir şey değil. Sanat ve teknoloji arasındaki ilişki çağlar boyuna böyle işlemiştir.

Dinler tarihi ve mitoloji ile yakından ilgilisiniz.

“Mitolojiler” özellikle eski toplumlarda insanların kendi aralarındaki ve doğayla kurdukları ilişkilerin en belirleyici unsurları olmuştur. İnsanın ne olduğunu, anlamı nerede aradığını göstermesi açısından da mitolojileri önemli buluyorum. Çalışmalarımda hayvan bilimsel ve bitki bilimsel mitolojik öğeleri bir çıkış noktası olarak kullanıyorum. Gerçek dünyada zaman içerisinde bu anlatıların, yerlerini yeni anlatım tarzlarına bıraktığını düşünüyorum. Simyanın zaman içerisinde yerini kimyaya bırakması gibi. Tüm bu okumaların sonunda bir sanat eserinin kendi mitolojisini oluşturması konusu üzerine çokça düşündüm. Sanırım işlerime bu gözle bakan bir izleyici de işin kendi mitolojisini hissedecektir. Kelimelere dökemese bile his ve duygulanım olarak izleyiciyi uyaracak ve bir şekilde zihninde bu düşüncenin vuku bulacağına inanıyorum.

Rölyeflerinin geçtiği aşamalardan bahsedelim lütfen. Bunların içinde sizin için en zoru hangisi teknik olarak?

Rölyeflerin her birinin üretimi beş ya da altı ay sürüyor. İşler çok farklı aşamalardan geçiyorlar. Süreçte en beş ila yirmi kişinin eli değiyor. Modelin fikir aşaması ve onu çizmek, ardından üç boyutlu olarak oluşturmak, kalıp, döküm; bu aşamaların her birinin arasında bitmeyen rötuşlar ve son olarak boya aşamasına geldiğimizde altı aylık bir süre geçmiş oluyor. Bence en zor kısım modeli oluşturmak. Zaten en uzun süren ve en çok değişikliğin yapıldığı aşama, model aşaması oluyor. Sadece modeli oluşturmak dört ay sürebiliyor.

Sizce insan nedir, nereden gelmiştir, nereye gidilecektir?

Armut nedir, nereden gelir, nereye gider? İnsan armudun nereden gelip nereye gittiğini bilir; ama konu kendisi olunca işler farklılaşıyor. İnsan olmamızın bir sonucu olarak kendimizi aslında olmadığımız bir yerde konumlandırıyoruz. Dünyanın ve evrenin merkezinde olduğumuz hissi bize iyi geliyor. Bence armuttan veya filden, düşündüğümüz kadar bir farkımız yok. Nereye gideceğimizi de çok iyi biliyoruz. Tüm sorun, gideceğimiz yeri bilmemize rağmen onu kabul edemeyişimizden kaynaklanıyor.

İleriye dönük yeni projeleriniz neler, nerelerde ne gibi işleriniz olacak?

Dubai’de bir karma sergi olacak. Tayvan’da bir solo fuar var 2023’te. 2023 yazı Bodrum’da solo bir sergi ile yeni rölyefleri göstereceğim. Bunların dışında da yurt içi Contemporary İstanbul 2023, Bloom 2023, Artweeks Akaretler 2023 gibi fuarlara katılacağım.

En büyük hayaliniz nedir?

Bunu söyleyince insanlar şaka yaptığımı düşünüyorlar ama ciddiyim. Kafa ve vücut sağlığımı uzun yıllar korumanın başıma gelebilecek en güzel şey olacağını düşünüyorum.

Yazar Hakkında /

Ankara doğumlu olan Sinem Yıldırım; ilk, orta ve lise eğitimini İzmir'de tamamlamıştır. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Çeşitli dizi ve yapımlarda yer almıştır. İki kız çocuğu annesidir.

Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.