© Copyright 2018 Mag Medya
Başa Dön

Ve Tanrı Kadını Yarattı

Ve Tanrı Kadını Yarattı

Okuma süresi 12 dakika

Sevimli mi sevimli, sakin mi sakin, ufacık, basit bir balıkçı kasabası düşünün… Gün batımının turuncu tonlarıyla, limanın arkasına sıralanmış ahşap panjurlu, pastel renkli binalar, adeta bir ressamın fırça darbeleriyle oluşmuşçasına, birbiriyle uyum içinde güneşin batışını seyrediyor. Limandaki renkli küçük kayıkların sudaki yansımaları, ağır ağır kıyıya vuran dalgalarla adeta dans ediyor. Böylesine tatlı bir yaz akşamında, kıyıdaki küçük kafelerden birinde oturup, bu mükemmel resmi seyretmekten daha keyifli ne olabilir!..

İşte böyle kendi halinde, sessiz sakin bir kasabacık iken, bir anda tüm dünya jet-setinin ve film yıldızlarının göz bebeği olan St. Tropez’in bu değişim hikayesi, 19. yüzyıl sonlarında, neo-empresyonist ressamlardan Paul Signac’ın St. Tropez’i keşfi ile başlamış. Buradan ilham alarak yaptığı, puantilizm (noktacılık) akımını başlatan resimleri, bir anda kasabanın şöhretini artırarak, Guy de Maupassant, Matisse, Munch, Renoir, Picasso, Van Gogh gibi ünlü sanatçıların akınına uğratmış. Sonrasında Kraliçe Victoria ve Çar II. Alexander gibi oldukça soylu konukları da ağırlayan St. Tropez’in bu bohem şöhreti, Amerikalı ünlü yazar F. Scott Fitzgerald’ın buradan ev alması ve ünlü modacı Coco Chanel’in yazlarını buradaki plajlarda geçirerek, bronz teni Paris’te moda haline getirmesiyle ününe ün katmış.

Fakat asıl patlamasını, ünlü yönetmen Roger Vadim’in yönettiği ve dönemin en güzel kadınlarından Brigitte Bardot’un başrolünde oynadığı ‘’Ve Tanrı Kadını Yarattı’’ filmi ile yapmış. Kasabada çıplak ayakla dolaşarak, zamanını aşk şarkıları dinleyip, dans ederek geçiren, müthiş güzelliğiyle, kasabanın tüm erkeklerini kendine hayran bırakan bir kadının hikayesini anlatan bu film, aşk ve erotizmin ön planda olduğu sahneleriyle, bir anda dönemin en çok konuşulan sosyal olaylarından biri haline gelmiş. Çıplak ayaklarıyla masanın üzerinde dans ettiği sahne ise, hala dünya sinemasının unutulmayan sahnelerinden biri… Filmin 1955’teki ilk gösteriminden sonra, St. Tropez, neredeyse bir gecede “celebrity playground” denilen, dünyanın en zengin ve ünlülerinin akın ettiği, göz kamaştırıcı bir tatil beldesi haline gelmiş.

Ve işte bu kendi küçük, ünü büyük kasaba ile ilk tanışmamız geçen hafta oldu. Nice Havalimanı’ndan kiraladığımız, bagajına tek bir valizin bile sığmadığı küçücük arabamızla maceramız başladı. Yol boyu güzelim manzaraları seyretmekten, Nice – St. Tropez arasının nasıl geçtiğini anlayamadık bile… Yol üzerinde, yıllardır ismini duyduğum Cap d’Antibes’teki Hotel du Cap-Eden-Roc’a uğradık. 1869 yılında Villa Soleil adıyla yaptırılan bu göz kamaştırıcı, zarif malikane, 22 dönümlük, çam ormanlarıyla kaplı bir arazinin ortasında, Cote d’Azure manzaralı sonsuzluk havuzu ile gerçekten de ününü hak ediyor. Çok zamanımız olmadığı için, buranın güzel manzarasını içimize çekip yolumuza devam ediyoruz… Sonraki durağımız Mougins…

Mougins; Picasso’nun son 12 yılını geçirdiği sakin, sevimli bir kasaba… Daracık taş sokaklarda adeta kendimizi kaybediyoruz. Sağımız solumuz, rengarenk tuvallerin sokaklara taştığı, minik galerilerle dolu. Saksılarda rengarenk çiçeklerin süslediği, provensal taş evlerin çevrelediği, dolambaçlı sokakları keşfederken, neredeyse her köşede fotoğraf çekiyoruz.

St. Tropez’in trafiği konusunda, pek çok arkadaşımız tarafından uyarıldığımız için, zaman kaybetmeden yola çıkıyoruz ama tüm çabalarımıza rağmen, bu ünlü trafik sıkışıklığının tam ortasında buluyoruz kendimizi. St. Tropez’e 10 km kala, gidiş geliş tüm yönler duruyor. Rolls Royce, Bentley, Lamborghini, Bugatti gibi arabaların oluşturduğu konvoyda ağır ağır ilerlerken, bu kadar kısa bir mesafeyi sadece (!)40 dakikada gidebildiğimizi fark etmiyoruz bile!

Otelde hiç zaman kaybetmeden, Monako Prensi II. Albert’ın onur komitesinde bulunduğu,1995 yılından beri, her yıl geleneksel olarak düzenlenen bir yardım etkinliği olan Bal de l’Ete’nin ilk programı, Prens Rudolf Kniase Melikoff’un verdiği akşam yemeğine katılmak üzere, 25 dönümlük yemyeşil bir arazi üzerine kurulmuş bir şato olan Château de la Messardière’e doğru yola çıkıyoruz. St. Tropez’de bir şatoda, bir prensin verdiği davete katılmak, tüm gezinin en heyecan verici deneyimlerinden biri oldu!

  1. yüzyılda inşa edilen bu muhteşem şato, 1989 yılında restore edilip, yeni binaların eklenmesiyle otel haline getirilmiş. Şarap bağlarının hemen üzerinde, Fransız Rivierası’na tepeden bakan, nefes kesici manzarasıyla hepimizi büyüledi. Ünlü şef Alain Lamaison’un hazırladığı, klasik Fransız ve Akdeniz mutfaklarının en güzel örneklerini, farklı şaraplar eşliğinde tattığımız menü, uzun bir süre damaklarımızda kalacak…

Bu arada, yardım etkinliklerinin en ünlüsü olan Leonardo DiCaprio’nun iklim değişikliğiyle mücadele, çevre ve doğal yaşamı koruma programlarını finanse etmek için kendi ismiyle kurduğu Leonardo DiCaprio Foundation’nın yıldönümü yemekleri de burada düzenleniyor. Her yıl, sinema, moda ve müzik endüstrisinin en ünlü isimlerini St. Tropez’de bir araya toplayan bu etkinlikte, 2008 yılından bu yana 59 milyon dolardan fazla bağış toplanmış…

Club 55…

Bu kulüp, St. Tropez denince ilk akla gelen ve en çok bilinen plaj kulübü. “Görmek ve görülmek” isteyenlerin en doğru adresi. Bu kulüp, ismini, yukarıda bahsettiğim, Brigitte Bardot’un “Ve Tanrı Kadını Yarattı” filminin 1955 yılında gösterime girmesinden alıyor. Çekim yerine yakın bir plaj kulübesi olan Club 55’in sahiplerinin, film ekibine yemek hizmeti vermeye başlamasıyla, efsanevi kulübün ilk temelleri atılmış. Ağaçların altında, mavi beyaz masa örtüleri ve sade dekorasyonu sizi şaşırtmasın. Önüne demirleyen mega-yatlardan, her an, Bono, Kate Moss, Victoria Beckham, George Clooney veya Gigi Hadid çıkıp, yanınızdaki masaya oturabilir…

Byblos St. Tropez…

Kasabanın ve hareketin tam kalbinde yer alan Byblos, hiç şüphesiz ki St. Tropez’in en ünlü oteli. Provance ve Fransız Rivierası arasında, size kendinizi, zaman yolculuğunda gibi hissettirecek olan bu ikonik otelin hikayesi, aslında oldukça romantik ama bir o kadar da hüzünlü bir aşk hikayesi… Yıl 1960… Brigitte Bardot, onu tüm dünyada üne kavuşturan filminin ardından, şöhretin en üst basamaklarındayken, bu küçük kasabayı o kadar çok seviyor ki, Paris’ten buraya taşınıyor. Bu sırada Lübnanlı milyarder işadamı Jean-Prosper Gay-Para, bu güzel yıldıza umutsuzca aşık oluyor. Lübnan’ın liman kenti Byblos’ta, bir restoranın terasında, yakın bir arkadaşına bu aşkını itiraf edince, arkadaşı ona “o zaman sen de St. Tropez’de Bardot’a layık bir otel inşa et’’ diye bir öneride bulunuyor. Ve böylelikle 1001 Gece Masalları’ndaki sarayı andıran Byblos’un temelleri atılmış oluyor. Ambleminde, mitolojik Tanrı Zeus’un Europa’yı kaçırışının grafikselleştirilmesi de oldukça anlamlı. Zeus, güzel Europa’yı baştan çıkarıp, onunla birlikte olmayı kafasına koyar. Genç kızın dikkatini çekmek için, kendini evcil, parlayan güzel bir beyaz boğaya dönüştürür. Genç kız boğayı görür görmez çok hoşuna gider ve yanına giderek üzerine biner. O anda Europa’yı alıp denize doğru koşan boğayı kimseler durduramaz. Girit adasına çıktıkları anda, Zeus gerçek kimliğini genç kıza gösterir ve orada birbirlerine aşık olurlar. Aynı bu mitolojideki gibi, Gay-Para da delice aşık olduğu kadını etkilemek için, oteli çok kısa bir sürede bitirir. Fakat maalesef işler planladığı gibi gitmez. Bardot otelin 3 gün süren açılış partilerine katılır ama Gay-Para aşık olduğu kadının kalbini kazanamaz. Büyük hayal kırıklığı yaşayan Gay-Para, oteli satar ve Beyrut’a geri döner ama bu efsanevi otelin hikayeleri burada bitmez. Grace Kelly, Prens Charles, Romy Schneider, Lauren Bacall, Paloma Picasso, Leonardo DiCaprio, Beyonce, Bill Gates gibi misafirleri ağırlayan Byblos, her zaman bir cazibe merkezi oldu. 1971’de Rolling Stones’un solisti Mick Jagger, Bianca Perez ile evlilik kutlamalarını burada yaptı ve otelin en ünlü süiti olan Missoni süitinde kaldılar. Otele Harley Davidson’ı ile gelip, merdivenden aşağıya motosikletiyle inen rock-starlardan, otele 7 arabasıyla gelip her gün farklı arabayla St. Tropez’i turlayan ünlü müşterileriyle, Byblos her zaman en çok konuşulan otel oldu.

Les Caves Du Roy…

Byblos Otel’in efsanevi gece kulübü Les Caves Du Roy için, sadece St. Tropez’in değil, Fransa’nın en ünlü gece kulübü dersek, hiç de abartmış olmayız. 1967 yılında kapılarını açtı ve açtığı günden itibaren kapısından uzun kuyruklar ve paparaziler eksik olmadı. Kendi ismiyle çıkardığı CD’leri yıllarca tüm dünyadaki kulüplerde çalındı. Pistin etrafını çevreleyen, palmiyeleri andıran barok kolonları, tekno ışık sistemlerinin oryantal dokunuşlarla renklendirildiği bu süslü kulüp, gece yarısında açılıp, sabahın ilk ışıklarıyla kapanıyor. Kapanış müziği ise “Star Wars” Siz siz olun, Les Caves du Roy’a gitmeden St. Tropez’i gördüm demeyin.

Bagatelle…

Club 55 gibi, Pampelonne’da yer alan Bagatelle, diğer ünlü beach club, Club Les Palmiers’in bitişiğinde bulunuyor. Les Palmiers’e göre daha genç bir kalabalığa hitap eden bu beach-club, akşamüstü saat 5’te başlayıp, saat 9’a kadar süren partileri ile ünlü. Büyük boy şampanya açtırdığınız zaman, şampanyanızı Süpermen getiriyor veya Mısır Firavunları taht üzerinde taşıyor masanıza kadar! Partiler herkesin, Brigitte Bardot gibi çıplak ayakla, masalar üzerinde dans etmesiyle devam ediyor. Nikki Beach de yine partileri ile ünlü. Eğer daha sakin plajları tercih ediyorsanız, Moorea veya Cabane Bambou’yu deneyebilirsiniz.

Alışveriş…

Daha lokal butikler, Jacqueline Kennedy ve Brigitte Bardot’un favorisi olan Tropezyen sandallar(sandales Tropeziennes) için 1927’den beri açık olan Rue George Clemenceau’daki Rondini’ye uğrayın. En ünlü markaların sıralandığı cadde, Rue François Sibilli. Tabii ki bu markaların en havalı mağazaları burada ama beni en fazla etkileyen, bu caddedeki, dış cephesi tamamen çiçekler ve sarmaşıklarla kaplı bir malikaneden, mağazaya dönüştürülmüş olan Dior mağazası. Yine çok şık bir villa ve inanılmaz güzellikteki arka bahçesinde yüzme havuzu olan Chanel mağazası ise Dior ile şıklık yarışı içinde…

Place Des Lisces Pazarı…

Cumartesi günleri Place des Lices’te kurulan, bölgenin yerli halkına karışıp, rengarenk desenli elbiselerden, pek çok yerel yiyecek ve içeceğe kadar, her şeyi bulabileceğiniz sevimli bir pazar…

Eski Şehir…

Halen o eski Fransız balıkçı kasabası ruhunu koruyabilmiş bu bölge, eski tarihi evler ve taş döşeli daracık şirin sokaklardan oluşuyor. Bu mütevazi görüntüye tam tezat oluşturacak, incecik yüksek topuklu ayakkabılarıyla, adeta sekerek yürüyen, birbirinden şık ve güzel kadınlar, sokağın hemen arkasındaki limana demirlemiş, en küçüğü 50 metreden başlayıp, 160 metreye kadar ulaşan süper yatlara geçiyor. Bahçelerinden rengarenk çiçekler fışkıran eski evlerin önünden, müziğini sonuna kadar açmış, patır kütür kükreyerek geçen Harley Davidson’lar, bir anda ortamı hareketlendiriveriyor. O rustik havanın yanında, şaşırtıcı bir lüks var ama bir süre sonra bu zıtlıkların bir arada olmasına fena halde alışıyorsunuz, hatta çok seviyorsunuz.

St. Tropez’de daha sakin bir deneyim istiyorsanız yemyeşil şarap bağlarının içine konumlanmış villalarda tadım veya gurme turlarına katılabilir, Grimaud Limanı’ndan (Port Grimaud) tekne turu alıp, kanalların etrafındaki evlerin güzelliğini seyre dalabilirsiniz. Sanat galerileri ise, ayrı bir yazı konusu olabilecek kadar çeşitli. Benim favorim Richard Orlinski’nin “Born Wild” sergisi oldu. Köşeli hatlı, parlak renkleriyle “alpha male” pozu vermiş, vahşi goril heykelleri kesinlikle yakından görmeye değer!

Restoranlar o kadar çeşitli ki, size ancak kendi denediklerimizi önerebilirim. Byblos’nun ünlü restoranı Alain Ducasse’ın “Rivea at Byblos”a mutlaka akşam yemeği için uğrayın. St. Tropez’in eski şehir bölümünde, ara sokaklardan birinde olan Dolceva çok hoş… Limandaki La Sardine’yi öğle yemeği için deneyebilirsiniz. Caprice des Deux ise yine merkezde, iddialı Fransız mutfaklarından biri. Her akşamüstü Barbarac’ta dondurma yiyin, her seferinde ayrı bir çeşidini deneyin.

St. Tropez en çok, rose şarapları ve “la Tarte Tropezienne”i (St. Tropez pastası) ile ünlü. Bu pastayı bile meşhur eden, yine Bardot olmuş! “Ve Tanrı Kadını Yarattı” filminin ekibi tarafından çok beğenilen bu pastaya, bu ismi Bardot vermiş. Filmle beraber meşhur olanlar listesine pasta bile eklenmiş yani… Hafif ve lezzetli olan bu tatlıyı da denedik ve gözümüz arkada kalarak St. Tropez’den Nice’e doğru yola çıktık.

Son durağımız olan Eze’ye geldik. Chateau de la Chevre D’or’da manzara molası verdikten sonra, sevimli taş sokakları tırmanarak, güzeller güzeli Eze’nin en tepesinde bulunan (deniz seviyesinden 427 metre yükseklikte) zarif deniz kızı heykellerinin serpiştirildiği botanik bahçesine geliyoruz. Bu küçük orta çağ köyünün muhteşem manzarasını doya doya seyretmek için bir daha gelmek üzere sözleşerek havalimanına doğru yola çıkıyoruz…

Yeni rotalarda görüşmek üzere,

Sevgi ve sağlıkla kalın

Fotoğraflar: İpek Gençer

Yazar Hakkında: /

Yazarımızın kısa özgeçmişi çok yakında burada, sayfamızda olacaktır.

Bir Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: