Başa Dön

Türkiye’nin Moda Devi

Türkiye’nin Moda Devi

Okuma süresi 13 dakika

 

Cengiz Abazoğlu İle

Dolu Dolu Bir Sohbet

Cengiz Abazoğlu ile dostluğum çok çok uzun yıllara dayanır. Üzerinize giydiğiniz anda, sizi başka bir boyuta ve o boyutun ruh haline dönüştüren, bence sihirli olan kreasyonların yaratıcısıdır kendisi. Çok uzun yıllardır ülkemizin ekonomisine yön veren ailelerin, hanımların yaşamlarındaki vazgeçilmez insandır. Yurt dışında, gerek katıldığı fuarlarda, gerek oralarda yaptığı muhteşem defilelerle, Avrupa’nın en önemli ödül törenlerinde kırmızı halıda yürüyen yabancı starları giydirmesiyle, Orta Doğu, Avrupa ve Rusya’daki merkezleriyle Türkiyemiz’i yurt dışında kelimenin tam anlamıyla en alasıyla temsil etmektedir, yıllardır…

 

Orta Doğu’da Kuveyt, Dubai, Bahreyn, Abu Dabi, Suudi Arabistan Harvey Nichols’ta, Rusya’da Moskova ve bazı başka şehirlerde, Avrupa’da Almanya Berlin’de, Münih’te, Hannover’de, Dusseldorf’ta satış noktaları olan tasarımcımızla tüm bunları nasıl başardığını konuştuk.

Kendisini ve yaptıklarını anlatmaktan utanacak kadar mutevazı bir kişilik Cengiz Abazoğlu. Altında imzası olan bu muhteşem başarılarını, ağzından kesinlikle zorla aldığım bir röportaj gerçekleştirdik. Şu ana kadar hiç kimseye söylemediği en büyük hayalini de bana anlattı. Her daim gülen gözleriyle, her an Tanrı’ya şükrederek nefes alan, hayattaki hedefinin doğru bir insan olmak olduğunu söyleyen Cengiz için kız kardeşinin anlamı her şeyden büyük.

Dört yıldır başarıyla sürdürdüğü televizyon programı yurt dışında da gösteriliyor. İlerki dönemlerde, üniversitelerden aldığı hocalık tekliflerine evet diyerek bilgisini ve tecrübelerini gelecek nesillere aktarmayı hedefliyor…

 

Her şey nasıl başladı?

Tekstil dünyasıyla çocukluk yaşlarımda

tanıştım. Babam kumaş işiyle ilgileniyordu.

Bursa’da fabrikalarımız vardı,

yaz tatillerinde babamla çalışıyordum.

Daha sonra, kumaşın bana yetmediği

zamanlarda, hazır giyim bölümünde 1989’da yardımcı designer

olarak işe başladım. 1990’da kendi haute couture salonumu kurdum.

Önce ailem ve yakın arkadaşlarım ilk müşteri portföyümü oluşturdu.

İlk giysimi giyen Tekfen’in sahibesi Leyla Akçağlılar’dı. İlk defilemi,

o dönemin en önemli şovu Vizon Show’da yaptım. Büyük sükse

yaptı. Bu operasyonun öncesinde, bana en büyük desteği verip beni

yüreklendiren, ilk çizimlerimi paylaştığım Aliye Simavi benim yakın

arkadaşımdır. Vizon Show’a dokuz sezon katıldım, genç sosyetenin

çok ilgisini çektim. Türk ekonomisine yön veren ailelerin, hanımların

gardroplarında yer alıyorum, yirmi yıldır.

 

Bu devleşme sürecinde hangi faktör sana ön ayak oldu?

Benim dönüm noktam; altı yıl önce hazır giyimde olmaya karar vermemdir.

Koleksiyonu oluşturduk ve Paris’te Vendome Luxury Fuarı’na

katıldım. Kendi markamla ilk fuar tecrübemde standda dört gün

boyunca kendim durdum, tepkilere bakmak için. Yıllardır, en zor şey

olan haute couture’de olsam da hazır giyim benim için yeni bir serüvendi.

Arkasından, Abdi İpekçi Caddesi’ndeki ilk mağazam geldi. Biz

Türk tasarımcılarının, sadece bir apartmanın ikinci, beşinci katında

değil; ana caddede, yabancı markalarla beraber olması fikri çok güzel

geldi bana. Ressam tablosuyla, heykeltraş heykeliyle sanatını sergiler;

ben de o sezon düşündüklerimi, giysilerimle anlatmaya çalışıyorum.

Mağaza da çok büyük bir kitlenin ilgisini çekti. Hem yurt içinde hem

de yurt dışında, faklı farklı hanımların giysilerimi alıp onları gardroplarına

dahil etmeleri fikri çok heyecan veren bir duygu bana. Siz bir

gömlek tasarlıyorsunuz ve ondan sadece 350 adet yapıyorsunuz. 350

ayrı insan onu beğeniyor, alıyor ve kullanıyor. Bu, yaratmak ve ulaştırmak

adına çok güzel bir his. Sonrasında ulaşabildiğinizle bir anını

paylaşmak, onu kullanırken ne hissettiğini konuşmak benim için çok

mutluluk verici. Her zaman beni yüreklendiren ve motive eden bir

durum bu.

 

Nelerden ilham alırsın? Şekiller gözünün önünde nasıl

beliriyor ve sonra birleşiyor? Zira tasarımda; kumaş

faktörü var, renk faktörü var, kolu var, bedeni var ve

hepsi ayrı bir şey… Tasarımlarındaki bu matematiği

öğrenmek istiyorum…

Her şeyden ilham alıyorum. Sezen Aksu’ya aynı şeyi sormuştum ben

  1. “Bu notaları, sözleri, melodiyi nasıl kurguluyorsun?” dediğimde,

bana “Yapıyorum işte.” demişti. Zaman zaman değişiyor bu. Bazen bir

kumaş bana iham verir. Kumaşı elime alırım, severim, dokunurum.

Nerdeyse sevişiyorum kumaşla… O kumaştan bir kadın hayal ediyorum

beynimde ve o kadın için o kumaşı nasıl şekillendireceğimi

düşünüyorum. Önce A4 kağıda çiziyorum, sonra drapajını yapıyorum,

kalıpları alınıyor, ilk provası gerçekleşiyor ve düzeltilmesi gerekenler

yapılıyor. Bu arada yıllar içinde bilgi artıyor; nasıl bir kupla göğsünü

küçük gösterebilirim, teknik bir dikiş oyunuyla basenini nasıl daraltabilirim

gibi üzerinde uzmanlaştığın bazı kuplar gerçekleştirilir.

Heykeltraş gibi yani. Ve bunu hangi malzemeyle yapacağının da

bilincinde olman gerekiyor. Bu bir his. Tanrı tarafından verilen herkeste

olmayan bir yaratıcılık ve kapalı bir kapının arkasındaki bir şeyi

görebilme durumu.

 

O dönem beyninde etkilendiğin; bu politika olabilir, gittiğin bir müze

olabilir, gördüğün bir film olabilir, bir kitap olabilir… Biz tasarımcılar

sadece kumaş ve giysiyle ilintili değiliz bence. Yaratıcılığın olduğu her

konuda takipteyiz. Araştırmacı, gözlemci olmak gerekiyor ve bunlar

hep başka başka kapılar açıyor.

 

Tutkunu olduğun renkler var mı ya da tercih

etmediğin bir ton? Tarzını nasıl betimlersin?

Kırmızı her sezon koleksiyonumda olur. Mavinin tonlarını severim;

esmere de, sarışına da, kızıla da yakışır. Siyah ve beyazı seviyorum.

Genel tarzım genç ama elegan bir dokunuşum da vardır. Femme

fatal ya da avangart değildir yaptıklarım. Kadındaki o klas algı ve

elegan tavır giysilerimle örtüşmeli. Bu, 17 yaşında bir genç kız da,

65 yaşında bir hanım da olsa, asla o şekil değişmez. Çarpıcı görüntü

hoşuma gider ama dozunda olduğu sürece. Her şey dengeli olmalı.

Bu, benim hayalimdeki kadın. Buna kendine yakın hissedenler,

benle yol almaktan mutlular. Punk akımını felsefi olarak kendi

hayatına oturtmuş bir kadın, benim tasarımlarımla mutlu olamaz.

Ya da avangart bir kadın da benim tasarımlarımın içinde kendini

iyi hissetmez. Dolayısıyla zaman içinde bütünleşmiş bir müşteri

portföyümüz oluşmuş durumda. Bu sadece Türkiye’de değil,

Avrupa’da da, Orta Doğuda’da, Rusya’da da böyle. Şimdi de Amerika

için çalışmalara başlıyoruz.

 

Yurt dışına ilk açılman nasıl gerçekleşti?

İstanbul’da çalışırken yurt dışıyla bağlantıları olan müşterilerimden

dolayı bir müşteri grubu oluştu; İspanya’dan, İtalya’dan,

Yunanistan’dan… Hazır giyimden sonra Paris Couture Haftası’na davet

edildim ve orada defilelerimi yapmaya başladım. Oradan sonra

beni, dünya gördü. Sonra showroomlar talepte bulundu. Oradaki PR

ofisleri, showroomlar, fuarlar, gösteri dünyasındaki aktrisler giysilerimi

giydiler ve giymeye devam ediyorlar. Son on yılda internet

ortamı insanı her yere taşıyor, faydasını gördüm. Böyle böyle gelişti

ve bu daha da gelişmeye devam edecek. İstanbul, özellikle dünyada

mıknatıs etkisi yaratıyor son beş senedir. Bunun da etkisi var. Buradaki

her yaratıcıya değer katıyor. Bunların hepsi bir bütün. Fransız,

Amerikalı, İngiliz diye bir ayrım kalmadı. Kadınlar yabancı marka

diye almıyor ürünü; beğendiği ve sevdiği için alıyor. Tutku haline

getirebiliyorsak yaptıklarımızı markanız güçlendikçe güçleniyor.

 

Yenilikçi tavrınızla akımlara öncü olabiliyorsanız, sanatçı olarak

da güncel olarak algılanıyorsunuz. Büyük bütçelerle hareket ediyor

olsak daha da büyük ses getirebiliriz. Bunun için de sanayici ile

yaratıcının bir araya gelerek çalışması gerekir. Bugün, dünyada

öne çıkan markalara baktığında tasarımcıların hiçbiri o markanın

sahibi değil. Biz, şu anda kendi markamız ve imkanlarımızla yol alıyoruz.

Bir yabancının evinden içeri benim tasarımımı poşetiyle içeri

sokması ve giydiği ortamdan bir fotoğrafını mail ile paylaşması…

işte bu beni çok mutlu ediyor. Öncelikle bir Türk olarak beğeniliyor

olmak ruhumu okşuyor. Ülkem adına lüks tüketimde var oluyor

olmak çok mutlu bir durum. Orta Doğu’dan pek çok prensesin

ülkeme gelip hem mağazamdan hem buradan pek çok şey alması,

sipariş vermesi mutluluk verici…

 

Yurt dışında hangi ülkelerde varsın?

İstanbul’da Nişantaşın’da couture salonum ve Abdi İpekçi’de

mağazam var. Ankara’da Harvey Nichols’ta varım sadece. Orta

Doğu’da Kuveyt, Dubai, Bahreyn, Abu Dabi, Suudi Arabistan Harvey

Nichols’ta bana ait çok büyük bir bölümüm var. 70 metrekare kadar.

Rusya’da Moskova’da ve başka bazı şehirlerinde varız. Avrupa’da

Almanya’da çok güçlüyüz. KDV’nin içinde bana özel bir bölüm

var. Almanlar çok sevdi beni. Berlin’de, Münih’te, Hannover’de,

Dusseldorf’ta ve bazı küçük yerleşim bölgelerinde varız. Bu bölgeler

ormanın içinde, sadece villaların olduğu çok butik yerler. Gittim

gördüm oraları. Çok şık yerlerde varız. Yunanistan’da çok müşterim

vardı ama krizden dolayı şu ara alım yapamıyorlar. İspanya’da ve

Kuzey Avrupa’da çok noktada varız. Hazır giyimin böyle bir sihri

var. Bir anda 14 ülkeye ve 26 şehre dağılabiliyorsunuz. Ekip arkadaşlarım

şu anda Almaya’da 2015 kışını hazırlıyorlar.

 

Kaç kişilik bir ekibin var?

Şu anda 93 kişi civarıyız. Bundan daha fazla da atölyelerde çalışanlar

var, sayısını bilmiyorum. Şu an Almaya’da Şubat’ın ilk haftasında

Fashion Week var. Münih’te başlıyor oradan Berlin’e, oradan da

Fransa’ya geçecek koleksiyon. Hazır giyimin başında, kız kardeşim

Figen duruyor ve bir iş ortağı var. Couture’da diğer kız kardeşim

Berna var. Yani, iki kız kardeşim de hem sağ hem sol kolumdur benim.

Onlar çok önemli benim için. Kendi markamın orkestra şefiyim ve

yönetmeye çalışıyorum. Annem babamdan daha çok mesai arkadaşlarımla

zaman geçiriyorum. Hepsi dostlarım aynı zamanda. Sıkıntımı,

derdimi de paylaşıyorum onlarla…

 

Sosyal hayatın nasıl, bu yoğunluğun arasında?

Sosyal hayatım var diyemem, Sinem. Davetlere katılmayı fazla sevmiyorum.

Çok küçük bir grubum var. Beş-altı kişiyi geçmez, sadece ev

yemeklerinde bir araya geliyoruz. Bu tempoda zaten zaman lüksüm

yok. Kalan zamanlarda da kendimi beslemek için takip ettiğim sergiler,

müzayedeler oluyor. Ayrıca ADL var, televizyon programım var.

 

Evet, üm bunların yanı sıra televizyonda da programın

var dört yıldır. O nasıl gidiyor?

Çok yakın arkadaşımsın Sinem, sana açık konuşuyorum. İlk başta,

bu projeyi ileriki yıllarımda bana bir anı olsun diye kabul ettim.

Kanal D sahibeleri müşterim ve dostum. Kanalın duruşu benim için

önemliydi. Programda enformatik bir durumumun olması önemliydi.

Kadınların yarışıyor olması ilgimi çekti. Sonrasında da bu yerli yapım

37 ülkede gösteriliyor. İhracatı bile etkiledi bu…

 

Yaptığın her iş sen hiç beklmezken birden bire yurt

dışına açılıyor…

Evet öyle bir enerji var. Gerçekleştiremeyeceğim işlerin altına asla

imza atmam. Kuveyt’ten bir siparişi almadığım olmuştur, yetişmez

diye mesela. Bu babamdan bana geçmiş bir özelliktir. Mesleğime saygım

var, iş ahlakım var. Keyif de alıyorsan bunlar seni, zaman içinde

bir yere getiriyor zaten. Televizyon işi de böyle oldu. Meksika dizisi gibi

oldu, büyüdü…

 

Grammy Ödül Töreni’nde Cengiz Abazoğlu’nu gördük

bu çok gurur vericiydi.

Evet Grammy’de Lucy Hale elbisemi giydi. Pretty Little Liars diye bir

dizi var. Orada; bizim oyuncularımızdan Beren Saat gibi çok beğeniliyor.

Benim PR’ım buldu giydirdi, geçen sene. Yine geçen sene Carrie

Underwood, Country Müzik Ödülleri’nde benim elbisemi giydi.

Nicole Sherzinger de giydi. Yeğenlerim telefon açtı bana; Call Me Baby’i

söyleyen Kelly Clarkson elbiseni giyiyor diye. Haberim bile yoktu, çok

sevindim. Amerika’daki showroomdan ulaşılıyor bana. Almanya’da

Bambi Ödülleri’nde yine kırmızı halıda giysim vardı.

 

Bir gün, bir Hollywood yapımında en meşhur

hanımların senin tasarımlarını giyeceğinden adım

gibi eminim ben…

Geçen sene bana böyle bir teklif geldi. Kelly Osbourne ödül törenini

sunuyordu ve Alice Harikalar Diyarında filminin devamı çekilecekti.

Kelly Osbourne, nette benim koleksiyonlarımı izlemiş, çok sevindim.

Böyle bir proje teklifi geldi ama sonradan yapılmadı. Teklifin gelmesi

çok güzel tabii. Biz Türk tasarımcılar artık dünyada mercek altındayız.

Öne çıkan birkaç arkadaşımı ve beni tanıyorlar biliyorlar. Mesela,

Fransa’da bir pembe önlük kampanyası oldu. Christian Lacroix, Balmain

ve ben pembe önlükler tasarladık; bir gece yapıldı ve açık arttırmada

satıldı. O markaların arasında benim de tasarımlarım vardı.

 

Yerli dizilerden de sana çok teklif geliyor değil mi?

Evet çok. Fakat şöyle söyleyeyim, bana; kendi markamla, bir projenin

içinde, jenerikte 25 tane isimle yazılmak hoş gelmiyor. Böyle bir

projede ancak tüm kostümlerin altına imzamı ben atarsam olabilirim.

Senaryo ve kimin oynadığıyla da çok alakalı bu. Şu anda benden

aldıkları, kendi gardroplarındaki benim tasarımlarımı giyiyorlar;

görüyorum bunları…

 

Birikimini gençlere aktarmak bağlamında bir projen var

mı?

Şu anda üniverstilerde söyleşilere katılıyorum. Sekiz-on üniversiteden

hocalık yapmak için teklif aldım. Şu anda böyle bir zamanım yok ama

her sezon, üniversitede anlatarak paylaşıyorum bilgilerimi. Burslu

öğrencilerim var, burs veriyorum. Ayrıca iki okulla anlaşmam var,

atölyelerimde staj görüyorlar. Hem atölyem de hem de hazır giyimde…

Notlar veriyoruz ve ortalamalarına yansıtılıyor. Her sezon dokuz kişi.

Şu an isim vermek istemem ama öne çıkan pek çok kişinin burada

stajları var. İleride zamanım olunca üniversitede hocalık yapacağım.

Ayrıca tünelde bir bina aldım, orayı müze yapacağım.

Yazar Hakkında /

Ankara doğumlu olan Sinem Yıldırım; ilk, orta ve lise eğitimini İzmir'de tamamlamıştır. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Çeşitli dizi ve yapımlarda yer almıştır. İki kız çocuğu annesidir.

Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: