Başa Dön

Sınırların Ötesinde Günseli Kato

blank

Sınırların Ötesinde Günseli Kato

Okuma süresi 7 dakika

Harvey Nichols Kentpark mağazasında 42 Maslak Kuleleri’ni canlı performansa soyutlayarak yorumlayan, sıra dışı tarzı ve pozitif enerjisiyle bizleri büyüleyen minyatür sanatının usta ismi Günseli Kato ile sanatı, stili ve hayatı hakkında konuştuk…

Her şeyin öncesinde bu “minyatür” yolculuğuna nasıl başladınız?

Ailemin etkisi çok büyük oldu bende. Benim ailem klasik bir Osmanlı ailesidir. Biz üç kardeştik ve bizi çok özgür yetiştirdiler. İstanbul’da o dönemde bir galeri vardı orada Ordinaryüs Profesör Süheyl Günver Türk-Ahlat mezar taşlarının anlamlarını geleneksel teknikle anlatan bir sergi açmıştı. İşte orada ben bu sanata vurulmuştum. O renkler, desenler, işlemeler, tezhipler, hatlar ve altınlar beni benden almıştı. Ve o serginin defterine şunu yazmıştım “Beni bana anlatan, tanıtan bu sergiye minnettarım.” Hemen arkasından o hafta bir hoca buldum ve çalışmalara başladım…

 

Gençlik yıllarında pek çok insan farklı alanlarla ilgilenirken böylece siz geleneksel sanatın bir kolu olan minyatürle tanıştınız… Peki bu sevginin sebebi nedir?

Sizin döneminizle, bizim dönemimiz birbirinden çok farklı. 1970’li yıllarda benim lise dönemlerimde Türkiye çok zorlu bir siyasi süreçten geçiyordu. Türkiye’de Cumhuriyetle birlikte geleneksel sanatların birdenbire gerilemesi ve hemen ardından 12 Eylül dönemi sebebiyle bir dönem Türkiye’de hemen hemen hiç sanat galerisi yoktu. Gençler kendi aralarında pek çok siyasi gruba ayrılmıştı ve 1975’lerde insanlar biz kimiz sorusuyla baş başa kalıp bir kimlik arayışına girdiler… Ben de katıldığım bir sergi sonrasında minyatüre olan ilgimi keşfettim ve bu alanda çalışmaya başladım.

 

O sergi gerçekten güzel bir tesadüf olmuş sizin için…

Şans ve iyi istek… Hayatta iyi şeylere inanırsanız, iyi şeyler de hep sizi bulur. Ve siz o şanslara, iyi şeylere koşmazsınız, onlar size koşar…

 

Daha sonrasında eğitiminizi Japonya’da devam ettirdiniz. Tokyo Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne de kabul edilen ilk yabancı öğrenci oldunuz. Tüm bu süreç nasıl gelişti?

Lisenin bitiminde Topkapı Sarayı’nda Kültür Bakanlığı’nın açtığı ilk geleneksel minyatür ve tezhip bölümüne görevli olarak atandım. Çok genç olmama rağmen o dönem eğitim kadrosunun kısıtlı olmasından, yetiştirilmiş insanların azlığından ve benim kabiliyetimden dolayı Süheyl Ünver, benim de adımı Kültür Bakanlığı’na verdi ve ben orada hocalık görevi yapmaya başladım. Bu sırada daha sadece üniversite birinci sınıftaydım. Daha sonra Topkapı Sarayı’na 1980 senesinde Japonya’dan burs geldi. Japonya o dönemde yurt dışından ülkesine gelecek geleneksel sanatlarla ilgilenecek ve kültürünü tanıyacak öğrenciler arıyordu. Ben de bu teklifi hiç düşünmeden kabul ettim ve bu da benim için büyük bir şanstı.

 

Japonya size neler kattı?

Japonya şu an yapabildiğim her şeyi öğrendiğim harika bir kültürdü. Çünkü geleneği elinde sımsıkı tutan ama çağdaş yorumlarıyla ve mimarisiyle dünyayı parmağında oynatan bir ülke; Japonya. Keşke ucu, köşesi olabilsek.

 

Uzun zamandır sanatla ilgili faaliyet gösteren biri olarak sanatta sıra dışı olmak nedir? Bize sanata olan bakış açınızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Öncelikle sıra dışı olmak için sanat yapılmaz. Bazı sanatçılar vardır ki içe dönüktür ama bazı sanatçılar vardır ki dışa dönüktür. Bazı sanatçılar kendilerini ve kimliklerini gizlerler, bazıları da teşhircidir. Ben teşhircilerdenim ama bu tabii ki çocukluğa dayanan bir şey. Çocukluğumdaki dışa vurumculuk büyüdükçe sahnelere çıkma, sahnede bir şeyleri beden lisanıyla, sözcüklerle, dans ederek ve müzikle anlatma isteğine dönüştü. Minyatür sanatçısı sadece minyatür yapar diye bir şey yok. Ama ben Türkiye’de yaşamış olsaydım belki de bu kadar dışavurumcu olmayacaktım. Yaşamış olduğum ülkeler, bu işe uzun yıllarımı vermem, daha mazbut ve muhafazakar ülkelerin içinde yaşamış olduğumdan Türkiye’ye döndüğümde sanatla ilgili dışavurumculuğum fazlasıyla arttı. Yoksa marjinal veya sıra dışı olmak için ben bunları kafama takmıyorum. Yolda gezerken de bunu takıyorum, bakkala giderken de..

 

Bu konuyla ilgili bir soru soracaktım; ben de… Saçınızın rengi ve kullandığınız sıra dışı aksesuarların bir anlamı var mı?

Hayır, kesinlikle yok ama bana çok yakışıyor. Saçımın mavi olması dikkat çekmek için yaptığım bir şey olmadı. Resimlerimi yaparken o mavi rengin birden saçıma sürünmesinin ardından benim gözümde çakmaklar çaktı. Ben mavi olmalıymışım dedim. Etrafımdaki arkadaşlarım, sanatçılar ve pek çok kişi buna karşı çıktılar ve asla olmaz dediler ancak ben yasak geldikçe bu konunun üzerine daha çok gittim. Çünkü sanatçı radikaldir ve protesttir. İyi ki bana hayır dediler ve ben de iyi ki yaptım..

 

Eğer renklerden birini seçmek zorunda olsaydınız bu hangi renk olurdu?

Kesinlikle siyah ve mavi…

 

Peki biraz da modadan söz edelim. Giyinirken nelere dikkat edersiniz ?

Siyah, siyah ve yine siyah… Şöyle ki benim kız kardeşim Işıl Kato Ishico markasıyla Avrupa’da oldukça ünlü bir modacı. 35 yıldır orada. Ben Japonya’ya gittiğimde, o da Avrupa’ya moda eğitimi için gitmişti. İkimiz de sanatın farklı kollarında ilerliyoruz. O çok farklı avangart tasarımlar yapıyor. Siyah üzerine  çalışıyor genelde. Ben de Japonya’da kaldığım süre boyunca pek çok moda tasarımcısı ile arkadaşlık yapabilme imkanı buldum. Mesela bu giydiklerim Issey Miyake’nin. Aynı zamanda kendisi Türkiye’deki sahne kostümlerimi de yapıyor. Ancak markası burada çok fazla tutmuyor çünkü  ne yazık ki Türk kadınının moda anlayışı “Street Fashion” denen şeyden ibaret. Moda neyse, ne popülerse onu giyiyor. Birebir taklit etmek isteyen bir yapımız var. Pazarda da aynı şeyler satılıyor, lüks mağazalarda da. Orijinalini alamayan illa alacak ya, gidip çakmasını alıyor. Özgün olamıyoruz ne yazık ki… Bu tamamen kültür ve kimlik eksikliğinden dolayı, bu şekilde… Kültür Bakanlığı’nın vizyonunu bu konuda mutlaka geliştirmesi lazım.

 

Peki, pek çok yer dolaştınız. En sevdiğiniz ülke mutfağı nedir?

Her ülkeye, kendi mutfağı daha güzel gelir. Türkiye’de Türk yemekleri güzeldir, Japon yemekleri kötüdür. Japonya’da ise bu durum tam tersidir. Türkiye’de doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine bin bir çeşit yemeğimiz vardır. Ama biz bunlara da aynı moda gibi sahip çıkmıyoruz. Sırf yurt dışından gelmiş olsun diye yabancıların malını alıp kendimize yamıyoruz ve üstelik bundan mutlu da olmuyoruz. Japonya’da Japon yemeği yenir, Hindistan’da Hint yemeği yenir ama ben ne yazık ki bu ülkede girip tam anlamıyla Türk yemeği yiyebileceğim bir yer bulamıyorum…

 

Bize şu anki sergi çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

Son olarak Katar Doha’da İslam Müzesi’nde “Sultanlara Verilecek Hediyeler” sergisine dahil oldum. Los Angeles müzesinin küratörlüğünde yapılmış bir sergiydi ve gerçekten muhteşemdi…

 

Son olarak genç yaşta olup sanatını ilerletmek isteyenlere önerileriniz neler?

Cesur olun ve “ben” demeyi bilin. Arkanıza hiç bakmayın ve önünüze doğru ilerleyin. Ne yapmak istiyorsanız onu yapın, birisine beğendirmek için yapmayın. Önce kendiniz beğenin ve mutlu olun. Gerisi sonra gelir…

 

Röportaj: Kubilay Sakarya

Yazar Hakkında /

Fashion-blogger, creative director of his own fashion blog. Kubilay launched his fashion and life-style blog, KubilaySakarya.com in 2011. Now he is graduated Interior Architecture and Environmental Design in Bilkent University.

Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.