Başa Dön

Orası Açıldı, Burası Gezildi Derken, İşte Yine Bir Ay Geçip Gitti!

blank

Orası Açıldı, Burası Gezildi Derken, İşte Yine Bir Ay Geçip Gitti!

Okuma süresi 7 dakika

“Kısmet”li Açılış Milka Karaağaç’ın meşhur markası “Kısmet”in yeni adresinin açılışındayım. Burası Bebek’te tarihi bir köşk ama ne köşk! Yol biraz meşakkatli, karakolun yanındaki merdivenlerin başında derin bir nefes alıp başlıyorsun tırmanmaya. Arabayla gelinebilir diyeceğim ama malum Bebek insanlara ancak yettiği için arabalarımızı bu sınıra sokmasak daha iyi olur diye düşünüyorum! Köşk pek bir havalı, zamanında Osmanlı Paşası’yla Mısır Prensesi’nin büyük aşk yaşadıkları evmiş. Açılışta bir sürü moda takipçisi var. Herkes şık şıkırdım giyinmiş, manzara süper, tasarımlar zaten güzel. Hı, bir şey daha; pancar cipsleri de güzel…

Milka Karaağaç gerçekten şanslı bir kadın. Düşünsenize ismi sayesinde insanlarla diyaloga 1-0 önde başlıyor. Çikolatayı kim sevmez ki? Birçoğumuz onun ismini ilk kez, meşhur Bihter kolyesi ile duyduk. Hatırlar mısınız bir kolye vardı; bu kolyeyi Behlül Bihter’e hediye ediyordu, Bihter Behlül’e kızınca kolyeyi koparıyordu… Tamir edilince, Bihter Nihal’e hediye ediyor ve Behlül kolyeyi tekrar koparıyordu… Kolye baya badireler atlatıyor ama bunların hepsi “Kısmet”e yarıyor…

Kısmet’in çıkış hikayesini, Aşk-ı Memnu’da kullanılmasını, Harvey Nichols’da satılmaya başlama hikayesini duyunca, “Kısmet” işte dememek mümkün değil. Bir de bazı şeyleri görünce kendine uğurlu geleceğine inanırsın ya, işte bu takılar öyle sanki. Hatta ben bu hissin bir tek bana ait olduğunu zannederdim ve pek anlamadığım bir konu olduğu için de rezil olmayayım deyip daha önce kimseye bahsetmezdim. Sonra bir baktım, bir arkadaşım “Kısmet” tasarımını uğur bilekliği yapmış, diğeri benzer şeyler söylüyor ve biz topluca takıların enerjisinden bahsetmeye başlıyoruz. Tesadüf mü bilemem ama sonradan öğreniyorum ki tasarımlara “Kısmet” isminin verilme nedeni de kullananlara pozitif enerji vermesiymiş!

Arenada Ateş
Konserlerin romantik mekanı Kuru Çeşme Arena’da, Ana dolu Ateşi gösterisindeyim. Anlamadığım bir şey var! Boğazın ışıkları, bazen hayli sert esen rüzgar ve müziğin de etkisiyle Arena, çiftler için romantik bir mekan olabiliyor. Bu gece romantik şarkılar, konser filan yok ama çiftler ilginç bir şekilde pek bir sarmaş dolaş. Sonuçta dans gösterisi izliyoruz, ne romantizmi? Tabi biz gitmişiz kız kıza umurumuzda mı? Bir yandan gösteriyi izlerken bir diğer yandan da eğlenmeye yer arıyoruz. Fakat sonra durumu çözüyorum dansçı kızlar o kadar güzeller ve estetik görünüyorlar ki adamlar sımsıkı sarılarak sevgililerinin gönüllerini alıyor. “Bu kızlarla kıyas kabul etmezsin ama üzülme ben seni seviyorum.” havasında!

Gösteri her zamanki gibi harika. İtiraf edeyim en büyük keyfi Ankara’da ilk izlediğim gösteride almıştım. Tabi her şeyin ilki insana daha büyük heyecan veriyor. Bir de bu sefer takip ışığı takipte hafif zorlandığı için birazcık dikkatim dağılıyor. Belki de oturduğum yerden sahneyi tam karşıdan değil de biraz yandan görmem dolayısıyla bana öyle gelmiş olabilir. Ama ne olursa olsun on sene sonra yine gitsem yine keyifle izleyeceğime de eminim, Ana dolu Ateşi yine Anadolu Ateşi. Ateş danslarından savaş danslarına, karanlığın zaferinden oryantale, danslar ve koreografi tüm arenayı içine alıyor. Alkışın en büyüğüyse Karadeniz oyunlarına geliyor. Sadece bunu görmek için bile gidilebilir. Düşünsenize bu oyundaki hızlarıyla, dünyanın en hızlı dans eden grubu olarak  Guinness Rekorlar Kitabı’nda!

Ne Umdum Neler Neler Buldum
Uzun araştırmalarım ve farklı farklı yerlerde edinmiş olduğum deneyimler sonucu birkaç ay önce Hillsider olmaya karar verdim. Gerçekten de memnunum ama daha ziyade spa olsun, Big Plate’de yemek yemek olsun, havuz, güneş, Bahçecik Kuaför filan benim ilgi alanıma giren konular… Gönül ister ki daha çok spor yapmak için gideyim ama yaratıcılığımı her seferinde farklı bahaneler bulmaya harcayınca olmuyor işte. Hakkımı da yemeyeyim bazen bahane bulamadığım, kaçışımın kalmadığı zamanlar da oluyor. Neyse şimdiki amacım güneşlenmek fakat hava bozdu. Ne yapacağım? Mecburen hop, hadi solaryuma… Biliyorum çok zararlı ama işte ne yaparsın aklıma koydum bir kere yanacağım. 10 dakika beklemem gerekiyormuş. Ne yapacağım? Mecburen hop hadi Big Plate’e… Hemen söyleyeyim; burası öyle spor salonu restoranı diye, yok orada sadece somonlar, salatalar, en kalorisiz tatlılar filan vardır demeyin. Öyle değil. DJ partileri, canlı müziği, pazar brunch’ı filan olan bir yer. Neyse on dakikam var, dolayısıyla içecek menüsüne odaklanıyorum. Hemen bir tavsiye, berry-limonade. Hiç aklıma gelmezdi böğürtlen, ahududu hatta frambuaz ile limonatanın bu kadar tatlı olacağı. Fazla ekşi olur önyargım yüzünden ilk defa denedim. Ben ettim siz etmeyin bir deneyin derim. İstinye Park’ta alışveriş molası vermek için de güzel bir yer. Kapalı alanlarda sıkılanlar, ön avludaki restoranlara gidesi gelme-yenler bir bakın bakalım. Hadi başlamışken sonrasını da, rezil olmamı da anlatayım. Solaryumu takiben soyunma odasına geldim. Karşımda, karşılaşmak istemediğim bir kız profili. Hatunda boy var, orantı var, kilo yok. İnsanda bir tane selülit olmaz mı? Yok işte yok! Neyse hemen bir bahane buldum. Spor hocası! Ama emin de olamıyor insan, e tabi merak da var. Ne yapayım? Mecburen soracağım. Yoksa çatlayacağım! Aman ne olacak? “Hangi dersi veriyorsunuz? Katılsam mı acaba?” filan diye sohbeti bağlarım. Kıza doğru dönüyorum ve göz göze geldiğimiz anda moralimi düzeltmek uğruna sorumu soruyorum. Cevap: “Hayır.” Fakat bu cevaba hazır değildim ki. Sapıkmışım gibi soruyu sorup kalakalıyorum. O da nereden bilsin ben kendimi avutacaktım. Kız da kalıyor… Tabi mecbur, durumu açıklamak zorunda kalıyorum. Neyse ki sonrasında Maşallah’lara, karşılıklı iltifatlara filan bağlıyoruz konuyu ama bana da ders oluyor. Elalemden sanane!

Beş Yapraklı Cezayir Menekşesi
Veee Cezayir’deyim… Ne işin var orada diyeceksiniz. Zaten daha gümrükte memur, söyle bir tipime bakıp, şaşkınlıkla “Neden gidiyorsunuz Cezayir’e?” sorusunu yöneltti. Geldim işte… Sanki babadan oğla geçen isimler gibi, başkentinin ismi de Cezayir olan Cezayir’e gelmişken hemen kısa kısa anlatıvereyim gidip görüp, duyduklarımı…
Çölden dolayı kocaman ülkenin kuzey şeridinde yerleşim var. Şöyle söyleyeyim yüzölçümünün yaklaşık olarak 1/6’ini kullanıyorlar. Çöle gidip safari yapmak isteyen, biraz abar-tacak olursam, Türkiye’den gidiş kadar daha yol gitmeli ki güneye ulaşabilsin.

Sanırım başkent sınırlarından çıkarsanız boya çok pahalı(!) Evler, arabalar genelde boyasız. En azından benim Mostaganem vilayeti çevresinde gördüklerim öyleydi.
Gördüğüm kadarıyla kadınlar genelde kapalı giyimli fakat isteyenler de dilediği gibi kotla vs. gezebiliyor. Sebebini ne ben, ne de sorduklarım biliyor fakat her yerde bir sürü pizza restoranı var.
Yemek konusuna gelince, pastanelerdeki tatlıların şekilleri çok güzel, hepsi ayrı bir tasarım. Fakat sokakta satılanları yemeden önce üzerindeki arıları temizlemeli. Şık bir yerde keyifle yemek yemek isteyenler için güzel balık restoranları var. Saint Pierre yemenizi tavsiye ederim.
Bizim nazar boncuğumuz gibi Cezayir’de de her yerde, kötü-lüklere karşı koruduğuna inanılan, Fatma Ana’nın Eli figürlü çeşitli takılar satılıyor. Hediye almak için güzel seçenek. Ayrıca renkli gümüş takılar ve çölde kendi kendine güle benzer bir şekil alan çöl gülleri de oldukça ilginç. Hı, bir de sanıyorum dünyanın en güzel hurması burada.

 

Yazar Hakkında /

Yazarımız hakkında kısa özgeçmişi çok yakında sayfamızda olacaktır.

Bir Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: