Başa Dön

Heykelleri Hareket Ettiren Dahi

Heykelleri Hareket Ettiren Dahi

Okuma süresi 11 dakika

Dikkatimi; ilk kez Bozlu Art Project Mongeri Binası’nda gördüğüm nefes alabilen heykeliyle çekti. Küçük bir kız iken; heykellerin biz onlara bakmadığımız zaman birbirleriyle konuştuklarına inanırdım. Böyle düşünen biri; karşısında nefes alabilen ve hareket edebilen bir heykel gördüğünde, neler hissedebilir siz düşünün… Sonra bu sanatçının peşine düştüm tabii ki…Contemporary’lerde, Bozlu Galeri’de kendisiyle tanışınca, ona hayranlığım da arttı. Diğer sanatçılardan öyle farklıydı ki…Bir kere; genel olarak sanatçılarda olan o yüksek ego sorununu tamamen halletmiş. Son derece gerçek, yakın, yalın ve ilgili biri. Kendini anlatmıyor, sizi dinliyor. Her cümlesi neşe dolu… Benim gözümde, hakiki bir sanatçı olmak; işte böyle bir şey.

Diğer sanat dallarına nazaran; çok daha komplike ve kapsamlı disiplinleri, teknolojileri birleştirerek çalışıyor olmasına rağmen kendisinde en ufak “Ben farklıyım, özelim” gibi bir düşünce yok. Diğer pek çok sanatçının tam aksine… Bozlu Mongeri’de yaptığımız çekim sırasında; orada sergisi olan sanatçı Fahrelnissa Zeid’ in eserleriyle de fotoğraf çekelim fikri yine kendisi aittir. Sadece; ben ve benim eserlerim olsun demedi. Değerli başka bir sanatçıyı da kucaklamak istedi. Gelişiminde; annesi, babası ve öğretmeninin çok büyük katkıları olmuş. Yerli ve yabancı pek çok sergisi var. Leonardo Da Vinci’nin hayatını izledikten sonra içinde alev alan coşku; bugün bu dehanın ortaya çıkmasına sebep olmuş.

Kinetik heykeller yapma fikri ilk ne zaman, nasıl ve nereden aklınıza geldi? İlk başta; ilham kaynağınız neydi?

Aslında; heykel eğitimi almadım, resim bölümünden mezun olmama rağmen  resim yapmayı da hiç istemedim. Bu resme karşı olduğumdan değil; kendimi üç boyutlu objeler ile daha iyi anlatabileceğimi hissettiğim içindi. Aslında; mesele tamamen aynı. Herkes, kendi içsel meselesi için bir yol bulmaya çalışıyor. Birisi resim yapar, diğeri dans eder. Kimisi sinema ile kimisi de müzik ile bunu anlatmayı dener. Ben de malzemeyi; erken yaşlarda, babamın küçük atölyesinde izleyerek tanıdım. “Kaynak nasıl yapılır?, Torna ile neleri yapabiliriz?, Farklı aletlerle nasıl çalışılır ?”  bütün bunlar  benim şimdiki çalışmalarım için altyapı oluşturdu. Aslında babam, Cemil Demirtaş bütün bunları bana öğretmek için yapmıyordu. Aslında bana; onu izlerken, insanın her şeyi yapabileceğinin mesajını vermişti. Ayrıca sevgili hocam Adnan Çoker’in üç boyutlu çalışmalar konusunda beni yönlendirmesini ve cesaret vermesini de çok  önemsiyorum. Sanat tarihinde hareketli heykel yapan sanatçıların varlığını, bir esin kaynağı olarak kabullenmem gerekir.

Bu tekniğin teknolojisini nasıl  oluşturdunuz ve geliştirdiniz?

Heykellerimde yeni bir teknoloji kullanmıyorum. Rönesans’dan bile eskilere dayanan otomat teknolojisini; kendi çalışmalarıma uyarladığımı söyleyebilirim. Yani, bir motorun enerjisi ile dönen disklerin üzerine çalıştığım şekilli kenarlar; ileri ve geri hareketler yaparak bir kuvveti tetikler, çelik teller vasıtası ile baş, kol ve el gibi parçaları ayarlanabilir hareketlerine ulaştırır. Bu hareketlerin bütünlüğü, oluşturmak istediğim hareketleri mümkün kılar. Açıkçası; eski bir hareket ettirme yöntemini; bugüne uyarladığımı söyleyebilirim. Zamanla çalıştıkça bu yöntem daha olgunlaştı, mekanik düzenekler daha sağlam ve dayanıklı hale geldi, zaten çalışmalar sürdükçe yeni şeyler öğreniyorsunuz; ben de deneyerek öğreniyorum diyebilirim.

Senkronizasyonun Önemi

Sizce hareketli heykel yapmanın en zor aşaması hangisidir? Neden?

Hareketli heykellerin en zor aşaması diskler vasıtasıyla verilen hareketlerin eşzamanlılığını yakalayabilmektir. Mesela; bir baş çevirme hareketi, dört adet diskin çalışmasıyla oluyor. Hangisinin, ne zaman diğerleriyle uyumlu olması gerektiğini ayarlamak zor bir iş. Ayrıca; her heykelin problemi, bir öncekinden farklı oluyor. Hepsi disklerle çalışmasına rağmen heykelin içinde yer alan hareketli mekanizmalar tamamen farklı, yani her heykelin kendi problemleri oluyor. Bir format tutturup, bütün heykellerde aynı şeyleri kullanamıyorsunuz.

Her bir heykel için ayrı bir disk sistemi ve ayrı bir hareket mekanizması tasarlamanız gerekiyor. Bu benim için çok zevkli bir iş, her yeni problemi çözmek; daha sonraki projeler açısından öğretici bir süreç oluyor. Belki mühendislik eğitimi almış olsaydım; problemleri daha profesyonel olarak çözebilirdim ancak istediklerimi yapabilecek kadar teknik deneyime sahip olmam, şimdilik bana yetiyor.

Şu ana kadar yaptığınız ve katıldığınız yerli ve yabancı sergiler nelerdir?

Ayrı ayrı bunları anlatmak yerine, belki bu serüvenin süreçlerinden bahsetmek daha iyi olabilir. Akademiden mezun olduktan sonraki çalışmalarım PVC plakalarından oluşuyordu. Derimod Kültür Merkezi ve Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde gerçekleştirdiğim, ilk iki sergim; bu malzemelerle yaptığım üç boyutlu çalışmalardan oluşuyordu. Bir yığın halinde, onları üst üste yapıştırarak geometrik ve soyut formlar oluşturmuştum. Sonraki yıllarda; oluklu mukavva ile çalışmaya başladım. Yine üst üste veya kendi etraflarına sararak heykeller ve düzenlemeler yaptım. Bu süreçte malzemeler ile çalışmanın tadına vardım. Bu dönem; bir yandan da para kazanmak için üretim yapabilecek; bazı makina denemelerine giriştiğim bir süreçti. Bunlar sanat değildi ama makina yapmayı öğrenmeye başlamamın temel nedeni oldular. Bu çok keyifli zamanlar; becerilerimin farkına varmamı sağladı. Bu yolculuk sayesinde; makinalar ile sanat yapmak için denemelere başlamış oldum. Yirmi yıldan fazla süredir devam eden, hareketli heykel serüvenimi böyle özetleyebilirim.

Oluklu mukavva ile çalıştığım dönemde birkaç kere Makedonya’da bulunan sempozyum ve sergilere katıldım. Daha sonra Belgrad’da bulunan Balkan Trienali gibi sempozyum ve sergilere, Hollanda’da 2017 Robot Love Sergisi’ne, 2016 Cenevre Kişisel Sergisi’ne ve bu sene Artechouse Sergisi’ne katıldım. Yerli olarak; Derimod Kültür Merkezi, İDGS Galerisi, AKM ,Bozlu Art Project ve bazı grup sergilerinden söz edebiliriz.

Yurt dışı bağlantılarınız nasıl? Yurt dışında tanınırlığınız nasıl başladı? Şu an nerede?

Yurt dışında birkaç ülkede heykellerim var ama bu tanınırlığım var anlamına gelmiyor. Şunu söylemek belki daha doğru; kendi ülkemde bana duyulan ilgiden daha fazlasını, dışarıda görüyorum. Yine de çalışmalarımı takip eden insanların varlığı ve söyledikleri bana enerji veriyor. Mutlu bir şekilde çalışabiliyorsam; tanınıyor olmak umurumda değil, böylesi yeteri kadar keyifli…

Server Demirtaş nasıl bir çocuktu? Heykel yapma hayali var miydi? Hayalleri neydi? Okul hayatınız, aileniz ve eğitiminizden söz edebilir misiniz?

Sanırım bu soru diğerleri için de bir cevap olacak. Çekingen çocukluğum öyle düşünüyorum ki; bugün yaptıklarımın nedeni gibi gözüküyor. O günlerdeki tüm sıkışıklığım, içe dönük bakışlarım beni insanları anlamaya ve suskun bir tahlil sürecine götürdü. Huzurlu geçmeyen, o sıkıntılı zamanlar hiç bitmeyecek gibiydi. Sanki yaşamadığım korku kalmamıştı… Şu an yaşadıklarımı; çocukluk anıları olarak tarif etmek bile tuhaf geliyor. Böyle sıkıntılı dönemlerde, insanda çok şey birikiyor, içiniz doluyor ve onları bir şekilde tanımlamanız gerekiyor.

Leonardo Da Vinci ve Mona Lisa

Rastlantı olarak o günlerde televizyonda Leonardo da Vinci’nin hayatını ve sanatını anlatan bir belgesel izledim. Bu birkaç haftalık dizi, beni televizyona kilitlemeye yetti. Bu benimde kendimi ifade edebileceğim bir yol olarak; karşımda duruyordu. Birdenbire kendimi,  Leonardo’nun yaşadıkları ile özdeş hissettim. Artık bu yol; anlatabileceklerim için tam önümde duruyordu. Bu şahane örnek; bu tanrısal yaratık beni derinden sarstı. Hiç böyle bir şey görmemiştim.

Bu tanışma; resim yapmaya başlamamın nedenidir. Evde bulduğum ne varsa; soğan, biber, domates… Onların desenlerini yaptım. Ortaokulda, resim hocamız bir gün desenlerimi öğrencilere göstererek: “İşte böyle çizmelisiniz!” dedi. Size yaşadığım gururu anlatamam… Demek ki; doğru bir yola başlamıştım ve bu hırs güzel bir şeydi… Yaşadığım sıkıntılar azalmasa da; artık yolum belliydi. Sanat benim kurtarıcımdı. Üstelik bu övgüler çok işe yaramıştı. Daha sonra okulun koridorlarında bana bir sergi yapıldı. Orada yaptığım eskizler, sanat tarihindeki ustalardan kopyalar ve tabii ki Usta Leonardo’nun Mona Lisa’sı başköşede asılı duruyordu. Daha sonra onu akademi sona erdiğinde de gösterme fırsatım olmuştu.

Merak; Leonardo’da o muhteşem örneğini gördüğüm, kuvvetli bir duygu olarak her yanımı sarmıştı. Babamın küçük atölyesinde; kaynak yaparken, metallere şekil verirken ve bazı makinaları söküp içini bana gösterirken, bütün bunların bazı ustalar tarafından yapılabileceğine ve benim de ileride onları deneyebileceğime  inancım oldu.

Annem, Babam ve Öğretmenim

Annemi hiç okula göndermemiş olan dedeme rağmen babam; Sinop’tan kaçarak İstanbul’a gelip evlendikten sonra kendisine askerdeyken mektuplar yazabilsin diye okuma yazma öğretmiş. Daha sonra ben Mona Lisa kopyasını, küçük evimizin müstesna odasında yaparken annem bana ortalık kirlenir veya boya olur endişesini hiç yaşatmadı. Hiç eğitim almamış, bu öngörüsü ve değerli kadın; bana bu yolda en önemli yol göstericidir…

Yani kısaca Cemil Demirtaş gibi usta babanız, Nazmiye Hanım gibi önünüzü kesmeden size fırsat veren bir anneniz, size yol gösterici olacak Adnan Çoker gibi bir hocanız varsa ve Usta Leonardo’yu erken yaşlarda tanıma şansına eriştiyseniz… Tabii ki çocukluk döneminizde ise sıkıntı içinde yaşadıysanız… Merakınız da varsa… Bugün yaptığım heykelleri yapmak için başka şeylere ihtiyacınız yok demektir.

Kinetik heykeller dışında ilgilendiğiniz başka şeyler var mı?

Her şey ilgimi çekiyor. Özellikle; bilim alanındaki çalışmalar, uzayın keşfi konusundaki ilerlemeler, Hubble Uzay Teleskobu’nun muhteşem fotoğrafları ile yapılan buluşlar, mikro aygıtlarla nöronların kontrolü ile psikolojik sorunlara çözüm arayışları… Bütün bunlar ve makinalar ilgimi çekiyor.

Şu an en büyük hayaliniz nedir?

Hayal etmekten başka zaten yaptığım önemli bir şey yok. Kendimi düşünüyorum… Başkalarının gözünde ne olduğumu, neden ben olduğumu, nasıl bir anlamımız olduğunu çok merak ediyorum. Öteki ile berikinin arasında bir yerdeyim ama neresi olduğu bilemedim… Arıyorum, bulacağıma dair bir ipucu yok ama olsun arada olmak iyidir diye düşünüyorum.

Ben küçükken heykellerin biz onlara bakmazken birbirleriyle konuştuklarına inanırdım… Siz hiç böyle düşündünüz mü?

Bunu hiç düşünmedim ama artık bununla da ilgilenmek gerekir.

Türkiye’nin dünya sanat mecrasındaki yeri nedir sizce? Bir Türk sanatçının dünyaca bilinir olabilmesi konusunda sizce neler yapılmalıdır?

Türk sanatçısı, hiç kimseden daha geride değil. Bölgemizdeki sıkıntılara rağmen değerli sanatçılarımız var. Yurt dışında bilinir olmak konusunda sizlere herhangi bir önerim yok, işlerime fazla odaklandığım için bunları bilemiyorum.

Dünyada sizden başka hareketli heykel yapan var mı? Bu sanatı gençlere aktarmak konusundaki düşünceleriniz nelerdir?

Bazı Türk sanatçılar hareketli işler yapıyorlar tabii ki. Diğer ülkelerde de bu konuda işler üreten sanatçılar var. Theo Jansen; içlerinde en sevdiğim, onun çalışmalarına bayılıyorum. Basit ve sade mekanizmalarla hareket eden, rüzgar enerjisi ile yürüyen heykel grupları çok çekici ve hipnotize edici. Hayran olmamak mümkün değil… Onlar hareketli heykelden ziyade; zarif bir yaklaşımın iyi bir örneği olarak karşımızda duruyorlar. Hareketli heykeller için herhangi bir şeyi zorlamaya gerek yok. Sanıyorum ki; gençler iyi mesajları çabucak alıyorlar; bu konuda mutlu olduğumu söylemeliyim.

Yazar Hakkında /

Yazarımız Sinem Yıldırım kısa özgeçmişi kısa bir süre içinde sayfamızda olacaktır.

Bir Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: