Başa Dön

Gırtlak Dokuz Boğummuş…

Gırtlak Dokuz Boğummuş…

Okuma süresi 5 dakika

Klişeler ile  aram hiç iyi olmadı, renkleri ve renklileri görünce yüzümde güller açtı, kaderci asla değilim, bir şey başımıza geliyorsa muhakkak bir nedeni vardır diyenlerdenim yani anlayacağınız. Sıcacık kahvemi yudumlarken bu kelimeler nerden beynime ışınlandı onu da bilemedim ama klavyemin tuşlarında “MIÇ MIÇ” bir sevgililer günü yazısı yazma kaderi asla yok. Dillendirmeye çalışacağım durum daha çok tespit üzerine. Bizler; kadınlar ve erkekler üzerine klişe laflarla değil de, ne, kim, nasıl üzerine daha çok bir dışavurum benimkisi…
Karşısında ellerini titreten, kalbini hoplatan biri olsun ya da olmasın, o sahnede kiminle paylaşıyorsa oyununu ağzından çıkardığı kelimelere çok dikkat etmeli insan. Dünya bir şey buyurmak üzerine kurulacak kadar ne Kaf Dağı’nın arkasındaki kale ne de bizler o kalenin prens veya prensesleriyiz. Hepimiz insanız şekerim! Hangimizin hoşuna gitmez rica ile sonlandırılan bir cümle ya da dondurma tadında durumsal alt yazılar. Rica ile sonlandırılmayan buyurulan laflar ise bende mide bulantısı, gastrit gibi iç gıcıklayıcı belirtiler oluşturuyor ve normal olarak karşı tarafa aynı enerjiyi verme isteğim doğuyor ama büyüklerin dediği gibi gırtlak eğer dokuz boğumsa; büyüklükte bende kalsın deyip yola devam edeceksem önce bana onu düşündürttürenin durumuna bir bakıyorum. Beni bu noktaya istemeden mi yoksa en büyük silah olan kelimeleri yağız savaşçı gibi bilerek hançeri saplamak mı istedi, onu ölçüyorum önce.

Önemli olan niyeti bilmek. E bir de tabi “Lost in Translation” filmindeki gibi aslında karşımdaki “a” derken benim onu “z” diye anlama durumlarım da mevcut. Ama ana konudan uzaklaşmadan insanın birbirini iyice dinleyip, anlamaya çaba gösterip, emir kiplerinden uzak durması taraftarıyım. Sırf bugünü güzelleştirmez, hayatımıza terapi uygularız böylece. Kelimelerle oynamak bir o kadar kolay ama bir o kadar da genel cerrah titizliği ile konsantre olunması gereken bir meslek. Cerrahın eli titrediği andaki hasar nasıl o organı iflas durumuna getirirse, ağzımızdan çıkan o iğneli laflar da karşımızdakinin kalbine saplanan zehirli oklar kıvamında tersle pers eder adamı. Ben en çok böyle insanlardan korkarım. Zekalarını kötüye kullananlardan yani. O iğneleri, zekaları ile kalaylayıp, sen “duuur” diyene kadar rahat etmezler. Vudu büyücüsü gibi rastgele batırırlar iğnelerini bedenimize. Ellerinden başka bir şey gelmez çünkü. Var olduklarını, yaşadıklarını nefes aldıklarını böyle bilir bu türler. Hayat onlar için hep bir prime time show’dur. Kırdıkları kişilerin, üzdükleri kalplerin “can kırıklarında” lay lay lom bir yerlerini kesmeden yola devam edebilirler. Ruhum soğur böylelerinden.

Hepimizin kalbinde, beyninde süzgeç gibi delikler var ve üzüntülerimizi oradan akıtıyoruz hayata. Kimse kusursuz, mükemmel değil elbet ama “çaba sarf etmek” işte, en büyük erdem bu kanımca. İnsanoğlunun formatı taa Adem ve Havva’dan bu günler kadar hata yapmak üzerine kurulu. Bu yaraları paylaşmak ise erdemlerin en yücesi. İnsan olduğumuzu anlatan en büyük sanat: “paylaşmak”. İnsanlığın –(i)yi hali derim ben buna. Ama bu bizim vudu büyücüsü kılıkları ile hayata tam gaz devam edenlerin böyle etik ya da erdemli işlerle pek işi olmaz. Benim de onlarla. Eskiden canımı sıkarlardı. Şimdi varlıklarını bile hatırlamıyorum inanın. Şok terapi ile değil ama seçimler, görüşler, iyi ve kötü günler, insanlık halleri derken kalbimdeki ve beynimdeki o süzgecin deliklerinden pıtır pıtır akıp gittiler bile. Ben bile farkına varamadım bir süre. Ama gün gelip ne zaman derin bir “ohh” çekip içimin acımadığını hissettiğimde, baktım ve güldüm o hallerine ve zavallılıklarına. Onların bu gösterişli rahatlıklarının altında aslında aynaya bile bakmaktan korkan hobitler yattığını er ya da geç çözdüm. Bu türler sadece kendi sesleri ile yaşadıklarının da farkında, onu da biliyorum. O her iç gıcıklayıcı cümle aslında onları da kavuruyor bunu da biliyorum. Demek istediğim biz dikkatli olalım. Düşüncelerimizi içimizde bir derleyip toplayıp o gırtlağın dokuz boğumundan indirmeden bir daha düşünelim. Bazen o düşünceler aslında gerçek hislerimizi bile anlatmaz. Bu yanılgıya düşmeyelim. Karşımızdakinin süzgecine bir delikte biz açmayalım diyorsak yutalım. Zaten iyiyse salınır ve zaten iyi bizi tekrar bulur, geri döner.

Kelime dediğin nedir ki? Birkaç ünlü ve ünsüzden oluşan harf topluluğu! Şişede durduğu gibi durmalı, sert olmamalı, can yakmamalı, kendisi ağızdan çıkarken altyazı çevirisi başka olmamalı. Tek kuralı vardır bu işin “söylenen laf geri alınmaz”. Biz kendimizden sorumluyuz. Kırmadan yapıştırmayı bilmek tabii ki olmaz ama bundan sonrası için hem o şanslı kişiye hem de çevrenizdeki en kıymetlilerinize “anladığı, anlattığınız olsun” diliyorum ve tıpkı bir zamanlar birisinin dediği gibi: “Düşündüğünüz, söylemek istediğiniz, söylediğinizi sandığınız, söylediğiniz, karşınızdakinin duymak istediği, duyduğu, anlamak istediği, anladığını sandığı, anladığı arasında farklar vardır. Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması için en az dokuz ihtimal vardır.” İşte bu yüzdendir ki gırtlak dokuz boğumdur…

Dudaklarınızdan sevgi, sevgili dökülecek bir 14 Şubat diliyorum hepinize…

Sevgilerimle…
Tuğçe İnal

Yazar Hakkında /

Yazarımız Tuğçe İnal; TED Ankara, Bilkent Ünv. Turizm ve American College of Switzerland (MBA) mezunudur. Çesitli sektörlerde yöneticilik yaptıktan sonra kendi şirketi olan Say Something Nice ile sosyal medya danışmanlığı yapmaya devam etmektedir.

Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: