© Copyright 2018 Mag Medya
Başa Dön

Çocuklarla Prag Macerası

Çocuklarla Prag Macerası

Okuma süresi 9 dakika

Bazı şehirler her mevsim ayrı güzel. Ama yine de sonbaharın çok yakıştığı şehirler var. Bunların arasından sizin için seçtiğim şehir Prag…

Yıllardır görmeyi istediğim ama “nasıl olsa çok yakın ve gitmesi çok kolay” diye erteleye erteleye bir türlü göremediğim bu güzellikle, sonunda bu yıl buluştuk… Bir yandan “ne kadar geç kalmışım” diye düşündüm ama bir yandan da “iyi ki Avrupa’yı gezmeye Prag’dan başlamamışım” dedim. Çünkü bir kez Prag’ı gördükten sonra, diğer şehirleri beğenmek gerçekten çok zor…

Çek Cumhuriyeti’nin kuzey batısında yer alan Prag, hem ülkenin başkenti hem de yaklaşık 1.3 milyonluk nüfusuyla en büyük şehri. Nüfusun dörtte bire yakını Hristiyan ve ülkenin yerel dili Çekçe. Avrupa Birliği’nde olmalarına rağmen Çek Kronu denilen kendi para birimlerini kullanıyorlar. Para değiştirmek ise burada başlı başına bir problem. Çünkü burası “kazıklama” konusunda rekor kırmış döviz bürolarıyla ünlü. YouTube’da, paranızı kazıklanmadan nasıl değiştirebileceğinize dair bilgi veren yüzlerce video var. Gitmeden önce göz atmanızı tavsiye ederim.

Avrupa’nın mimari açıdan en görkemli şehirlerinden biri olan Prag için eminim hepiniz “masal şehir” benzetmesini duymuşsunuzdur. Gerçekten de burası masalsı bir güzelliğe sahip. Adolf Hitler bile, güzelim şehirleri bombalayıp geçerken, Prag’ı yakıp yıkmaya kıyamamış. Bu yüzden, Gotik, Rönesans ve Barok döneminin en ihtişamlı yapıları günümüze kadar hiç bozulmadan gelebilmiş. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan en büyük tarihi kentsel merkez olan Prag için “Açık hava mimarlık müzesi” dersek hiç de abartmış olmayız. Ortasından geçen Vltava Nehri ile güzelliğine güzellik katan bu masal şehri, tarih kokan Arnavut kaldırımlı daracık sokakları, mistik köprüleri, kilise kuleleri, katedralleri ve altın şapkalı soğan kuleleriyle ziyaretçilerine tam bir görsel şölen sunuyor. Kemerlerinizi bağlayın ve tarihte büyülü bir yolculuğa çıkmaya hazır olun!

Old Town Square – Staromestske Namesti (Eski şehir)

Gezimize ilk olarak, 10. yüzyıldan beri, şehrin kalbi olarak bilinen ve şehrin en eski meydanı olan Old Town’dan başlıyoruz. Meydandaki Astronomik saat, şehrin en ünlü simgelerinden biri. 1410 yılında yapılmış ve dünya üzerinde hala çalışmakta olan en eski saat. Efsaneye göre; dünyada bir eşi benzeri olmasın diye, saati yapan usta, Hanus’un gözlerini kör etmişler. Hanus da saati kırarak onları cezalandırmış ve 100 yıl boyunca da saati kimseler tamir edememiş. Saatin üzerinde bulunan 4 figür; ölüm, kibir, sefa ve aç gözlülüğü temsil ediyor. Her saat başı bu figürler hareketleniyor ve onlara saatin üstünde geçiş töreni yapan Havariler eşlik ediyor. Bu animasyonu seyretmek için saatin önünde inanılmaz bir turist kalabalığı oluyor. Özellikle de çocukların ilgisini çeken bu saat, Harry Potter filmindeki saat kulesine ilham kaynağı olmuş. Meydanın hemen diğer tarafındaki Tyn Kilisesi, Hz. Havva ve ve Hz. Adem’i temsil eden görkemli kuleleriyle, yine Prag’ın simgelerinden biri. Kulelere dikkatli baktığınızda, birinin diğerinden daha büyük olduğunu fark ediyorsunuz. Büyük olan Adem’i temsil ediyormuş. Meydandaki diğer ünlü yapılar ise Eski Belediye Sarayı, Aziz Nikolas Kilisesi ve Jan Hus Anıtı. Ünlü yapılar dışındaki binalar o kadar sevimli ki, adeta kurabiyeden yapılmış ve üzerleri kremayla incelikle süslenmiş gibi duruyor. Kendinizi masal kitabının içinde gibi hissettiren bu meydanda, gerçeklikle ilgili bağlarınız kafeler, restoranlar ve hediyelik eşya dükkanlarından ibaret… Meydandaki şaşkınlığımızı atınca, ara sokaklara dalıyoruz. Çocuklar ısrarla Apple Museum’ı ziyaret etmek istiyor. Steve Jobs’un hiç üzerinden çıkarmadığı eşyalar ve garajında ilk yarattıkları bilgisayardan, son üretilen modellere kadar çok hoş şekilde sergilenen, Apple markasının tüm ürünlerini görme fırsatı buluyorsunuz. Müzeden Charles Köprüsü’ne giden, şeker ve vanilya kokularının birbirine karıştığı şirin, dar sokaklar hem bizim hem çocukların iştahını açıyor ve yol boyunca gördüğümüz inanılmaz çeşitlilikte şekerlemelerle dolu her dükkana dalıyoruz. Kokunun diğer bir sebebi de buranın meşhur geleneksel tatlısı Trdelnik dükkanları. Kalın şişler etrafına sarılıp, pişene kadar ağır ağır döndürülen bir hamur tatlısı olan Trdelnik, fındık, şeker ve tarçın karışımında yuvarlandıktan sonra, meyve, çikolata, dondurma ve reçelle doldurup servis ediliyor.

Charles Bridge (Karl köprüsü)

Vltava Nehri üzerindeki 18 adet köprünün en ünlüsü olan Karl Köprüsü, bence şehrin en güzel manzarasına sahip. Daha önce yapılan köprüler, sel yüzünden yıkıldığı için, 1357 yılında, Prag’ın altın çağını yaşadığı dönemde, Kral Charles tarafından yapımına başlanmış ve 1402 yılında bitirilmiş. Köprünün her iki tarafında bulunan muhteşem kuleler, en az köprü üzerindeki 30 Barok heykel kadar dikkat çekici. Gündüz köprünün üzeri öylesine kalabalık ki, “iğne atsanız yere düşmez” deyimi sanki buradan çıkmış… Hayat boyu unutamayacağım güzellikte bir güneş doğuşunu burada seyrediyorum.

Prag Kalesi

Genelde herkes Prag Kalesi’ne Karl köprüsünü geçtikten sonra, Mala Strana denen bölgeden tırmanarak çıkıyor ama çocuklarlaysanız, sakın buna kalkışmayın! Biz tramvaya binerek tepedeki Hradcanska durağında indik, 10 dakikalık bir yürüyüşle kaleye vardık. Kaledeki en görkemli yapı, Gotik mimarinin en iyi örneklerinden olan St. Vitus Kilisesi. İçini gezmek için sıra beklerken, yapının dışını incelemek için epey zamanımız oluyor. İnsan yüzlü yarasa kanatlı yaratıklardan, kafası kurt, vücudu kartal olan yaratıklara, hayal gücünün zorlayabileceği her türde korkunç yüzlü canavar heykellerinin süslediği dış cephe, bizleri ürpertirken, çocukları kahkahalara boğuyor! Kötü ruhları ve şeytanı temsil eden bu heykeller, aslında katedral çevresindeki kötü ruhu, yağmur sularıyla dışarı atmaya yarayan su oluklarıymış. 33 metre yükseklikteki katedralin içi ise ayrı bir güzelliğe sahip. Tavan ve vitray detayları muhteşem!

Lennon Wall

Kaleden Mala Strana (Lesser Town) denen bölgeye doğru inerken Altın Yol (Golden Lane) denen, rengarenk, sevimli, küçük evlerden oluşan sokaktan geçebilirsiniz. Buradan daha aşağıya indiğinizde ise John Lennon Duvarı’nın olduğu bölgeye uğrayabilirsiniz. Sanatçının ölümünün ardından buradaki duvara John Lennon’ın resmi çizilmiş. Sonrasında da sanatçının hayranları Lenon’ı anmak veya duvara barışı simgeleyen çizimler yapmak, sözler yazmak amacıyla duvarı rengarenk grafitilerle süslemişler. Burada Kampa Island denen bölgede Venedik kanallarını andıran daracık sokakları gezebilir, yine çok yakındaki Kafka Müzesi’ne uğrayabilirsiniz. Kafka Müzesi’nin bahçesinde, provokatif sanatçı David Cerny tarafından yapılmış olan “Piss Sculpture” isimli esere mutlaka uğrayın. İki adamın karşılıklı olarak Çek Cumhuriyeti şeklinde bir havuzun içine çiş yaptığı hareketli heykel çocukların gözdesi! Orta Çağ gecesi adı altında program satan pek çok taverna var. Ben uzunca bir araştırmadan sonra  UKrale Brabantskeho isimli bir tavernaya rezervasyon yaptırdım. 1375 yılından kalma ve şehrin en eski tavernalarından biriymiş. Bizim oturduğumuz bölüm yerin altındaydı. Tavanı kuru kafalarla kaplı, gerçek ortaçağ tavernasını andıran bir dekorasyonu vardı. Şov ekibi, kostümler ve yemekler çok güzeldi. Tam bir ‘’Game of Thrones’’ gecesi yaşadık.

Sedlec Ossuary (Kostnice Sedlci) Araba kiralayarak 1,5 saatte gittiğimiz Kutna Hora kasabasındaki Sedlec Ossuary isimli kilise, çocukların ve bizim hayatımız boyunca unutamayacağımız bir yer oldu. Kilisenin kapısından içeri adımınızı attığınız andan itibaren korku filmi başlıyor; kilisedeki her şey iskeletler, insan kafatasları ve kemiklerinden yapılmış! 40.000 adet insan iskeletiyle, oldukça artistik bir şekilde dekore edilmiş kilisedeki tüm süslemeler, aydınlatmalar, şapeller kemiklerden oluşuyor. Burası kesinlikle hayatınız boyunca görebileceğiniz en enteresan yer…

Karlovy Vary

Tam da “dünyanın en güzel şehri Prag’mış” derken, Karlovy Vary’e geliyoruz ve fikrimizi değiştiriveriyoruz. Araba kiralayarak 2,5 saatte ulaştığımız, “Karl’ın Banyoları” anlamına gelen, Karlovy Vary, tam bir film seti… İki tarafı da yemyeşil yüksek tepelerle çevrili olan, Tepla Nehri’nin sağ ve sol yakasında uzanan bu şehir, gerçek olamayacak kadar güzel, huzurlu ve tertemiz. Zamanla bölgede sıcak su kaynaklarının keşfedilmesi ve bu suların mineralli ve şifalı olmasının anlaşılması üzerine, bölgeye pek çok spa ve tedavi merkezi açılmış. Kaplıca, içmeler, çamur banyolarının bulunduğu bu merkez, bir anda dünya çapında bilinir olmuş. Kısa zamanda imparatorlar, krallar, kraliçeler ve asillerin uğrak yeri haline gelen Karlovy Vary, Sigmund Freud, Mozart, Beethoven, Karl Marx ve Goethe gibi pek çok ünlüyü ağırlamış. 1918 yılında, Mustafa Kemal Atatürk’ün de 1 ay boyunca kaldığı Karlovy Vary’nin şifalı suları, Atatürk’ün de rahatsızlığına iyi gelmiş. Carlsbad Plaza Oteli’nde kalan Ata’mızın odası, olduğu gibi korunmuş ve ziyaret edilebiliyor. 30 farklı çeşmesinden, böbreklere çok iyi geldiği söylenen mineralli, bol şifalı sularından içmek, buranın olmazsa olmazı. Bir de incecik kağıt helvalarını deneyebilirsiniz. Becherovka denilen içkisini deneyebilir, hediyelik eşya olarak kristal ve porselen malzemenin en estetik örneklerini bulabileceğiniz mağazalara bakabilirsiniz.

Uzun süre kalacaklar için benim tamamlayamadığım listenin devamını veriyorum:

Ghost Tour, Klementinum Library, Dancing Houses (Dans eden evler), Petrin Tepesi, Strahov Manastırı ve Kütüphanesi, Ulusal Galeri, Mucha Müzesi, Dox ve Zizkov bölgesi…

 

Yeni rotalarda görüşmek üzere,

Sevgi ve sağlıkla kalın

Yazar Hakkında /

Yazarımızın kısa özgeçmişi çok yakında burada, sayfamızda olacaktır.

Bir Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: