Başa Dön

Rıdvan Kır’dan Değerli Bilgiler

Rıdvan Kır’dan Değerli Bilgiler

Okuma süresi 21 dakika

Akademisyen Dr. Rıdvan Kır, editörümüz Beril Çavuşoğlu’nun konuğu olarak; kadim bilgiler eşliğinde; bağışıklık sistemi güçlendirme yollarından evde spora, mizaçtan karakter analizine kadar çok ilginç başlıklarla bizlerleydi.

Kendinizden biraz bahseder misiniz?

Tabi. Öncelikle şundan bahsedebiliriz. Tıp doktoru değilim. Spor alanında akademisyenim. Uzun süredir koruyucu, önleyici, sağlık hizmetleriyle ilgili çalışmalar yapmaktayım. Esas uzmanlık alanım anatomi, insan hareket uzmanlığı olarak geçiyor. Buna kronik ağrıların kökten çözümü de diyebiliriz. Ek olarak İbn-i Sina’nın beslenme ekolünü ve fizyonomiyi de işin içine kattık. Titreşim tedavisi de var tabi.

En çok konuşulan ve en çok merak edilen konu, bağışıklığımızı nasıl güçlendirebiliriz ?

Öncelikle sağlık personelini tebrik ederek başlamak istiyorum. Gerçekten olağanüstü bir çaba gösteriyorlar. Ne yazık ki Türkiye’de ve dünyada bütün problemin çözümü ve sağlık sektörü, onların çalışmaları üzerine dizayn edilmiş durumda. Bu nedenle bütün yük onların üzerinde. Virüsle ilgili şahsi fikrimi belirterek başlayabilirim. Virüsün ortaya çıkışında iki ihtimal görünüyor. Bunlardan birincisi hayvanlardan geçmesi ve mutasyonla oluşması; ikinci bir seçenek de laboratuvar ortamında oluşturulması. İkinci sebep oldukça ürkütücü bir durum. Bunun üzerinde sadece bizim devletimizin değil, tüm dünya devletlerinin durması gerekir. Ancak laboratuvarda oluşturulduysa da biz yine kendi tedbirlerimizi almak zorundayız. Çok hızlı yayılan bir virüsten bahsediyoruz. Burada bağışıklık sistemi ile ilgili çok yanlış bilinen bir bilgiye de değinmemiz gerekiyor. Bağışıklık sistemleri takviyesi fitoterapi ile veya suplement sektöründen olur. Çok hızlı yükseltilebilecek bir sistem değil. Sadece antikorlardan ibaret bir sistem. Bu zamana kadar bozuk beslendiyseniz, bu zamana kadar bağışıklık sisteminize dikkat etmediyseniz, bundan sonra bir anda bu desteklerle yükseltebileceğiniz bir sistem değil. Sağlıklı beslenin derken sadece şekerden uzak durun demek de yeterli değil. Bunlara biraz da kadim bilgilere bakarak ilerlememiz gerekiyor.

Bir diğer konu ise… Bizim yaptığımız hataların başında şu geliyor; sağlımızı sezonluk görüyoruz. Bunu yaptığımız diyetlerden ve egzersiz kültüründen de anlayabiliriz. Yaz yaklaştığı zaman belirli diyet ve egzersizlere başlarız. Yazın da tam tersine kabuğumuza çekildiğimiz söylenebilir. Ancak sağlıklı yaşam bundan ibaret değil. Önleyici ya da koruyucu sağlık hizmetleri dediğimiz şeyler, devlet tedbirine ek olarak vatandaşın kendi tedbiriyle yapması gereken şeyleri içeriyor. Buna dünya çapında ne yazık ki değer verilmiyor. Aslında şu anda tam olarak bunun cezasını çektiğimiz söylenebilir. X virüsü, Y virüsü sürekli çıkmaya devam edecek ve önemli olan bağışıklık sistemimizin buna nasıl tepki vereceği.

Burada önleyici sağlık hizmetleri hakkında bilgi vermek gerekiyor. Biraz farklı bir rota çizmeye çalışacağım. Hastane ve vatandaş arasında bir aracı kuruluş olarak bir koruyucu sağlık hizmetileriyle ilgili kurum ve kuruluşların oluşturulması gerekiyor. Koruyucu sağlık hizmetlerinin içerisinde ne olabilir, dilerseniz buradan devam edelim. Vatandaş gözünden bakarak söyleyeceğim bunu. Buna kadim bilgiler içerisinde de rastlayabilirsiniz. Ne yazık ki halk arasında isimi alternatif tıp diye geçiyor, ancak öyle bir şey yok. Birinci parametremiz omurgayı düzeltmektir. Omurgayı düzeltmek derken, bunu dik durmak, postürümüzün düzelmesi değildir mesele. Röntgen çektirirken omurlarımızın arasındaki mesafe ve milimetrik kaymalar çok önemsenmez ancak bu kaymalar çok önemli hastalıklara sebebiyet verebiliyor. Örnek vereyim; boyun omurlarındaki herhangi bir sıkıntı direkt olarak görme fonksiyonlarını etkileyebilir ya da yüksek tansiyona sebep olabilir. Sırttaki en ufak bir sıkıntı kalp krizini tetikleyebilir. Özellikle Tibet kültüründe çok fazla rastlayabilirsiniz, omurgaya çok önem verildiğine. Orada 90 yaşında ölenlere çok erken öldü denilebiliyor. Umarım ülkemizde ve dünya genelinde de görebiliriz bu durumu.

Diğer bir başlık ise nefes. Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre her 10 kişiden 9’unun yanlış nefes aldığı belirtilir. Nefes egzersizi, doğru nefes almak, nefesi doğru kullanmak, nefes terapisi ve tedavisi birçok hastalığı tek başına iyileştirebiliyor. Buna bir de delil gösterelim. 1931 yılında Nobel Ödülü almış bir çalışma ‘The Root Cause Of Cancer’’, yani “Kanserin Kökenleri” olarak geçiyor. Kanserin bütün kökenlerine baktığınızda iki tane çalışma çıkıyor karşımıza. Bunlardan birincisi: Asidoz, yani asidik olması. İkincisi ise: Hipoksi, yani hücredeki oksijenin düşmesi. Kanserlerin sebeplerini doğru saptarsak koruyucu önleyici sağlık hizmetleriyle kanserin önüne geçmede büyük bir başarı gösterebiliriz. Benim tavsiyem dinamik postür analizi dediğimiz yani, hareket halinde insan vücudunun analizi dediğimiz konuya dikkat edilmesi. Bu dengeyi hangi asimetrilerin bozduğu ve kinetik zinciri bunun belirlenmesi önemli. İkinci parametrede ise düzenli ve doğru nefes alınmanın öğretilmesi. Bu kreşten itibaren başlaması gereken bir süreç. Milli eğitim müfredatlarına girmesi gereken bir süreç.

Diğer bir basamak da beslenme alışkanlıklarıyla ilgili. Bunu yıllarca anlatsak da bitmeyecek bir problem. Hastalıkların %70’inin beslenmeden kaynaklı olduğunu düşünüyoruz, ancak meydana gelen beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesiyle çözemiyoruz. Burada yanlış bir denklem var. Ya beslenme ile ilgili belirlediğimiz stratejiler yanlış, ya da hastalıkların %70’inin beslenmeden kaynaklı olduğu sözü yanlış. Aslında hastalıkların beslenmeden kaynaklandığı düşüncesinin yanlış olduğunu düşünmüyorum ben. Çünkü Hipokrat’tan beri gıdai tedaviler kullanılmakta. İbn-i Sina da baskın olarak kullanmıştır bu yöntemleri. Hatta daha eskilere götürebilirim sizleri. Aydın Söke’ye gidebiliriz, Tales’e kadar. Tales’ten başlar bu iş, milattan önce. Hatta İbn-i Sina da kendisinden çok fazla etkilenmiştir mizaca göre beslenme konusunda. Tales kimden etkilenmiştir? Rivayet odur ki Mısır’dan etkilenmiştir.

Beslenme ile ilgili bir parantezi açmak zorundayım. İki tane parametre var elimizde beslenme ile ilgili. Birisi gıda ve tohum. Milli olarak seferber olmamız gereken bir konudur gıda ve tohum konusu. GDO’lu gıdalar ortaya çıktığında Baba Bush’un yaptığı bir açıklamada, pirinç gibi gıdalarda olduğu kadar çok masum bir şey olduğunu belirtmişti GDO’nun. Masum çıktı ancak masum ilerlemiyor. Umarım bu eve kapanma süreci bizim için bir uyanma olur. GDO’lu gıdaların insan üzerindeki etkisiyle ilgili yapılmış çalışmaların, yayınlandıktan 1 sene sonra geriye çekilmesi üzerinde durulması gereken konular. Herkesten bu soruyu alıyoruz her taraf GDO’lu gıda ile doluyken ne yapmamız gerekiyor? İnsan vücudu mükemmel bir yapı. 40 yaşına kadar kötü beslenseniz bile hayatınızı devam ettirebildiğiniz bir yapı. Korona virüsünün en çok etkilediği kısma bakarsanız, yaşlılar olduğunu çok iyi görebiliyorsunuz. Metabolik sendrom sayısı çok fazla yaşlılarda. Bu virüsün nelerle tepkimeye girebildiğini öğrenebilirsek ve metabolik sendromları azaltabilirsek düzelebiliriz. Virüslerle baş etme gücümüz daha hızlı artacak.

Şu anda gayet başarılı gen analizleri yapılıyor. Takdirle takip ediyorum. Bunların vatandaşlara ulaştırılması lazım. Öncelikle kesinlikle çok karışık yemek yiyoruz. Ülke olarak en büyük problemimiz bu. Bu yakın zamanların problemi de değil. Osmanlı zamanında da padişahların birçoğu Gut hastalığından dolayı öldü. Kuzu eti dışındaki kullanılan etlerin hastalık yaptığını 1000 yıl önce doğal ortama sahip olmasına rağmen İbn-i Sina söylemiş. Toksik yükü çok fazla etlerin. Halk arasında kart et olarak geçen yaşı geçmiş bir etin yenmesi hiç sağlıklı değil. Bu kadar proteine fazla ihtiyacımız var mı? Kesinlikle yok. Proteine, evet, ihtiyacımız var; ancak hayvansal gıdalardan bu kadar almamız gerekir mi? Esas sorumuz bu. Kitap ismi de verebilirim: “Nutrition In Sport”, Ronald J. Maughan’ın kült bir kitabıdır. Spor ile ilgili de aradığınız her şeyi bulabilirsiniz içerisinde. Vejeteryan beslenen sporcuların çok ciddi performans anlamında artılarının olduğunu ispatlamıştır. Ben demiyorum ki vegan veya vejeteryan beslenin yada protein ağırlıklı, ketojonik, beslenin. Bunlar çok spesifik beslenmeler. Doktor kontrolünde yapılması gereken beslenme türleri. Hastalıklar konusunda dikkatle izlenmesi gereken beslenme türleri. Yakın zamanda Rusya’daki bilim insanlarıyla konuşma fırsatı bulduk. Ortak noktamız şu oldu: İbn-i Sina ekolünün genel beslenme kurallarının uygulanması. Öz kültürümüze dönersek neler keşfedebileceğimizi çok iyi görebiliriz. Birden fazla gıdanın tüketilmesinde uzun yaşayan ülkelerle ilgili küçük bir şablonumuz var. Osmanlı’dan da öncesine gidersek bunların nasıl uygulandığını görebiliriz. Karbonhidrat, Protein ve Yağ gibi genel bir sınıflandırmayı herkes biliyor. Bunun üzerinden yürüyelim. Karbonhidrat ve proteinlerin birlikte tüketilmesi hiç sağlıklı değildir uzun vadede. Örnek verelim; ekmek arası yediğimiz döner. Karbonhidrat ve proteinlerin sindirim süresi farklıdır. Ayrıca sindirildikleri yerler de farklıdır. Karbonhidratlar ağız ve ince bağırsak ağırlıklı sindirilidir. Proteinler ise mide ve ince bağırsaklarda sindirilir. Bu da neyi getiriyor? Karbonhidratların çok sindirilmesi gerekiyor. Çiğ sebze tüketildiği zaman mide ağrısı şikayeti çok fazla olur, çünkü çiğnemiyoruz. Özellikle çiğ sebzelerin 20-30 defa çiğnenmesi gerektiğini söylüyoruz. Sebzelerin genellikle protein ve karbonhidrattan önce yenmesi gerekmektedir. Ne demektir bu; Yemek öncesi salatayı tüketmek ardından yemeğe geçmek gerekmekte. Diğer bir parametre olarak da karbonhidrat ve proteinler yağlarla birlikte tüketilebilir. Bu şu soruyu soruyor bizim için? Ekmek arası et mi mantıklı yoksa tereyağı mı? Ekmek arası tereyağı mantıklı. Mide ile empati yaparsanız. Bunlar hayatınızda deneyebileceğiniz basit noktalar. Bu dönemden bu sayede kilo almadan çıkabilir, hatta aksine sağlıklı şekilde kilo verebilirsiniz. Belki de hayatımızda beslenme alışkanlıklarımızı değiştirebilmemize ciddi bir vesile olabilir bu dönem.

Günlük yemek tüketimi, öğünler ile ilgili biraz bilgi ve bizler için bir menü verebilir misiniz ?

Öncelikle kaç öğün beslenmemiz gerektiğini bir netleştirmemiz lazım. Kadim bilgilerden gidebiliriz yine. Sonra da güncel bilgilerden de örnekler veririz. “Codes Of Obesity” diye çok iyi bir kitap var. İçerisinde de çok önemli bilgiler mevcut. İki öğün beslenirsek ne olur, 5-6 öğün beslenirsek ne olur gibi soruların cevaplarını bulabilirsiniz. İbn-i Sina der ki “Bir öğünü sindirmeden ikinci öğünü yerseniz bunun adı hastalıktır.” Tanım bu. Bir öğünün minimum sürecini bilmek çok önemli. Sindirim sadece midede değil, bağırsaklarda da gerçekleşen bir süreç ve 5 Saat gibi bir süresi vardır. Ancak sabah 6 gibi kalkarsanız üç öğün beslenmeniz bir gereklilik olarak ortaya çıkar. Peki kalkar kalmaz kahvaltı yapmak gerekir mi ? Şahsım adına söyleyebilirim ki uyanır uyanmaz kahvaltı yapmayı tasvip etmiyorum. Yemek yemek için Kesinlikle metabolik saatinizi bekleyin. Açlıkta kesinlikte şifa vardır, sıkıntı tokluktadır. Kasıtlı açlıklardan bahsediyorum tabi, uzun süreli ve çok açlıklardan değil. Bu açlığın bilinçli olarak yapılması gerekiyor. Önce genel kaideler değiştirilir, ardından gıdanın cinsine geçilir.

Genel kaideleri değiştirdiğiniz zaman işin renginin ne kadar değiştiğini fark edeceksiniz. Bu herkes için geçerli bir yaklaşım. Egzersiz sonrası gıda önerilebilir. Egzersiz bir stres sürecidir. Bunu kötü olarak söylemiyorum. Bağışıklık sistemi için kesinlikle çok önemlidir egzersiz. Alışkanlıkların değişkenlik göstermesi için ortalama olarak 40 gün bunun uygulanması gerekmektedir. Öğünün içeriğine gelirsek, günün erken saatlerinde ne yersek bizi akşama kadar tok tutar? Sık sık açlık atağı çekiyorsanız ve belinizin etrafında simit diye tarif ettiğimiz bölgede yağlanmalar arttıysa, insülin problemi yaşadığınız açıktır. Belirli bir beslenme programına başlamadan önce tartı ile değil bel ve kalça çapınızı ölçerek uygulamaya başlamalısınız. Periyotlarla da bunu takip etmelisiniz. İkinci olarak söyleyebileceğim en önemli nokta yemek yerken su ve sıvı tüketimi. Yemek sırasında ve en azından yemeğin ardından en az bir buçuk saat su ve sıvı tüketilmemesi gerekmekte. Ne için almamak lazım. Mide PH’ını dengelemek için. Diyelim ki biz normal beslendik, ama yemek esnasında sıvı tüketiyoruz. Bu durum sindirim esnasında mide içerisindeki asidik sıvının yoğunluğunu azaltıyor ve sindirimi zorlaştırıyor. Bu da sindirilmemiş besinlerin bağırsak içerisinde tortu oluşturmasına sebep oluyor. Korkunç bir rakam verebilirim size: Sağlıklı beslenmeyen kişilerin bağırsaklarında ortalama olarak 8 ila 15 kilogram dışkı tortusu olduğu biliniyor. Yemekten önce dilediğiniz kadar sıvı tüketebilirsiniz. En azından 4-5 dakika önce yapabilirsiniz. Özellikle reflü-gastrit problemi olanların bu uygulamaya geçtiklerinden sonra rahatlamalarını fark edeceklerdir.

Bağırsak ikinci beyindir konusu gerçekten altı çizilmesi ve çok araştırılması gereken bir konudur. Tabi burada bir pazar da oluşuyor; probiyotik pazarı. Tekrar ediyorum, bunlar bu tarz takviyelerle tek başına oluşabilecek bir şey değildir. Beslenme alışkanlıklarımızı düzeltmeden olabilecek bir şey değil. Metabolik sendromların oluşmasının başlıca problemlerindendir bağırsak florasının oluşması. Bir günden fazla kabızlık problemi yaşıyorsanız, bağırsaklarınız sağlık değildir ve bu durumu bir an önce düzeltmeniz gerekmektedir.

Menü için konuşacak olursak da kendimden yola çıkarak örnekler verebilirim. Sabahları genellikle yulaf tercih ederim. Yulafı suyla karıştırabilirsiniz. Yoğurtla karıştırma konusunda biraz önce bahsettiğimiz engellere takılabilirsiniz. Karbonhidrat ve protein karışımına. Ancak bu kötünün iyisidir ve tercih meselesidir diyebilirim. Muhakkak sabahları tükettiğim incir ve zeytin ikilisi olur. Mevsime göre değişse de avokado önerebilirim. Miktar olarak 100 kiloluk bir insan için bir avokadonun çeyreğinin tüketilmesi gayet makul bir miktardır. Muhakkak bunların yanına bir de ceviz eklemeniz gerekir. Ceviz ve kabak çekirdeği özellikle her mizaca ve kan grubuna baktığınızda genellikle ortak payda olduğunu görebilirsiniz. Özellikle meyve ve sebze tüketilmelidir. Nedeni ise meyveler, güneşten gelen ışınları soğurma özelliğine sahip olan doğal yaşam formlarıdır. Bu bağlamda baktığımızda hayvansal gıdalarda protein sentez oranı çok düşükken, sebze veya baklagillerden aldığımız protein sentezi, yine mizaca göre değişmekle beraber, çok daha yüksek olabilir. Sebzelerden aldığınız iz elementlerini de küçümsemeyin lütfen. Bunlar vücutta eksildiği zaman ne olacağı ve yerinin nasıl doldurulacağına baktığınız zaman bağışıklık sisteminin nasıl kuvvetleneceği burada büyük bir problem.

Yemeğin üzerine meyve yerseniz hiçbir fayda göremezsiniz. Hangi meyveyi yiyelim diye özellikle soranlar da oluyor. Önemli olan mevsiminde olan bir meyve olması. Kahvaltıya ek olarak yumurta da ekleyebiliriz. Sabah öğünlerinde karbonhidrat ağırlıklı, akşam öğünlerinde protein ağırlıklı beslenebiliriz. Yalnız akşam öğünlerinde kuzu etleri dışındaki etler sıkıntılı. Şunu da söyleyebilirim zararlı bir besin tükettiğinizde eğer vücudunuza gerekli miktarda sindirim süresi tanırsanız vücut bunlarla baş edebiliyor. Akşamları özellikle çiğ sebze ve salata ile başlayın. Ardından hangi yemek gelecekse baklagil veya et olabilir.

Beslenmeden sonra su konusunda bir parantez daha açabiliriz. Sıklıkla duyduğumuz ölü su ve diri su gibi tabirler var. Ölü su, yani sadece susuzluğumuzu geçirecek olan, bizden toksin atmayan su an şişenin içerisinde duran sudur. Diri su ise akan sudur. İbni Sina’nın tanımlarıdır bunlar. Alkali ve iyonize suya ulaşmamız gerekktiğini söyler. “Suyun Gizemi” adlı bir kitapta bu konuyla ilgili farklı çalışmalar mevcuttur. Su tüketiminde yapabileceğiniz, moleküler yapısını normale döndürebileceğiniz en önemli yöntem ise suyu dondurup ardından yeniden çözmektir. Özellikle sabah kalktığınızda bu suyu tüketin. İnanılmaz toksin attığınızın farkına varacaksınız. Suyu kalktığınız süreç içerisinde ılık veya sıcak su olarak tüketmelisiniz. Soğuk su ciddi şekilde böbreklerde enerji kaybı yaşatır. Suyu alkali hale getirebiliriz ancak nasıl iyonize edebileceğimiz asıl problem. Bu yüzden dondurmak en mantıklı yaklaşım olabilir.

Neler yapabilceğimizin sınırı yok. Bunu Fizyonomi’de de çok sık yaşıyoruz. İnsanlar kendisinin tanıtılmasını çok seviyor. Kendisini tanımamama var bizim insanımızda. Bu dönemde bunları düzeltmemiz için çok büyük bir fırsat. Başarabiliriz. Kendimizi tanıdıktan sonra çok ciddi değişiklikliler yapabiliriz hayatımızda. Beslenme konusuyla birlikte söyleyebilirim bunu. Kendime laf geçiremiyorum, iştahım çok fazla, plan yapamıyorum, planlara uyamıyorum gibi… İnsan vücuduna her şey öğretilebilir. Manipüle edilebilir bir varlığız biz. Placebo etkisi de burdan çıkar aslında. Plan yapmayı öğrenmek için; saat 12:00’da bir bardak su içeceğim bile bir örnektir. Köklü değişiklikler yapmak zorunda değilsiniz, küçük küçük değişikliklerle başlarsanız vücut bunu zamanla öğrenecektir. Hayata dair ciddi bir hedefimiz olması gerekir. Rahat yaşam koşullarına ulaşmak bir hedef değil, ulaştıktan sonra ikinci bir hedef yoktur. Hayat kalitesi çok göreceli bir kavramdır.

Son zamanlarda geçirdiğimiz izole günlerimiz içerisinde telefon, tablet veya televizyon karşısında sürekli olarak kambur ve baygın vaziyette oturuyoruz. Akciğer kapasitemizi nasıl geliştirebiliriz, bizlere bunun için egzersiz örneği verebilir misiniz ?

Evin içerisinde yapabileceğimiz, egzersiz konusu için özellikle arkadaşlarımız internet üzerinden çok güzel örnekler gösteriyorlar. Benim özellikle söyleyebileceklerim yaşlılar için. Egzersizde önemli olan amaçtır. Bir insan hareketlerinde zorlanıyorsa evin içersinde yürümeli. Bunun için kişinin bir yeterliliğinin olmadığının farkında olmak gerekiyor. Hangi yaşta olursanız olun ilk yapmamız gereken egzersiz “Eklem hareket açıklığı”dır. El bileğinizi döndürmekten tutun da, ayak bileklerinizi hareket ettirmek, omuzlarınızı hareket ettirmek gibi… Bunlar eklem hareketlerini hatırlatmak amaçlı yapılabilir. 2 saniyede burundan derin bir nefes alıp, 8 saniye boyunca nefes tutup, 4 saniyede büzük dudak pozisyonu ile yavaşça verilen nefes egzersizi nefes kabiliyetinizi artırabilir. Sabah ve yatmadan önce günde ortalama 1,5 dakika yaptığınız zaman çok ciddi faydalar görürsünüz. Evi havalandırdığınız süreç içerisinde bu işlemi aç karnına yapmanızı öneriyorum. Tok karnına yaptığınız zaman diyafram için zorlayıcıdır. Bana sorarsanız vitamin desteği mi alalım, yoksa nefes egzersizi mi yapalım diye; size tabi ki nefes egzersizi yapın derim. Bağışıklığınız için de çok çok önemlidir bu. Kansere bile savaş açmış oluyorsunuz.

Ekstratlara karşısınız, farkındayım ancak; bu konuda da oldukça bilgilisiniz. Kısa bir bilgi verebilir misiniz ?

Fitoterapi konusunda çok önemli çalışmalar var ülkemiz içerisinde ve dünyada da. Ancak yanlış bir uygulama işin içerisinde. Bitkiler öğütülüp satılıyor bazı firmalar tarafından. Bitkilerin özü çıkartılmadığı zaman çok bir fayda sağladığını söyleyemeyiz. Dünya literatürünü takip ederseniz bununla ilgili olarak bahsedilen birçok farklı bitki olduğunu görürsünüz. Mesela Gurmar bitkisi örnek olarak verilebilir. Bu bitkinin insülin direncini ortadan kaldırdığı ya da diyabet tiplerine karşı faydalı olduğuna dair çok ciddi bilgiler var. Hemoroid, basur, gibi durumlarda çobançantası bitkisi çok meşhurdur. Yalnız şunu söyleyebilirim, bağırsak florası birçok insanda bozuk olduğu için alerjik reaksiyonları çok fazla. Bunlar ben söylüyorum diye direk kabul edilmemesi gereken ve doktor kontrolünde uygulanması gereken yöntemlerdir Herkesin kullanabileceği örnek olarak da zerdeçalı verebiliriz. Zerdaçalın şöyle bir özelliği de var; 17. kromozomdaki kanser genini baskılayabilir. Ancak ne ile birlikte tüketmeliyiz? Zerdeçal, karabibere ihtiyaç duyar. Etkisini %200-%300 yapar. Soğuk sıkım zeytinyağı ile birleşebilir. İçindeki kükürt miktarından dolayı soğan ve sarımsağın birleşmesiyle de zencefil çok iyi sonuçlar çıkartabilir. Kokudan dolayı çok tercih edilmese de zeytinyağın içerisinde pembeleştirebilirsiniz ve bir nebze kokusundan kurtulabilirsiniz. Şunu kesinlikle söyleyebilirim; fitoterapide veya dünyada mucizevi bir bitki yok. Bunlar hepsi gıda desteği olarak geçer. Tedavilere destek olmak için kullanmalıyız. Biz bunları testi kırılmadan kullanacağız. Önlemimizi her zaman alacağız. Saf kükürtün, elemental kükürtün bağırsak sağlığı için birden fazla faydası var. Ancak miktarını abartırsanız o da vücudunuzda asidoz yapar. Kükürtün dikkatinizi çekebilecek bazı özellikleri var.   Mesela, Alzheimer tedavisinde kullanılabileceğine dair çalışmalar var. Çünkü sülfür alzheimer ile tepkimeye giriyor ve alüminyüm birikmesinin önüne geçiyor. Kükürtü dışarıdan aldığınızda ise insülin direncine karşı bir fayda görmüş olursunuz. Ancak şunu bilmeliyiz ki beslemede genel kaidelere uyarsanız, gıda takviyelerine gerek yok.

Sizin en çok dikkat çeken yanlarınızdan birisi mizaç ve karakter analiziniz. Bu konuda genel bir bilgi alabilir miyiz?

Bu işi aslında şöyle tarif edebiliriz, yaratılıştan beri gelen bir bilgi var, ruhun bir bedene bürünmesi olayı. Ruhlar yaratıldıktan sonra sırası gelen ruh bir bedene bürünüp dünyaya geliyor. Ama bu bedenin bir farklı özelliği var. Bunlar tabiki rivayet. Doğadaki 4 element vardır bildiğiniz gibi. Ateş, su, toprak ve hava gibi. Bunların karışımı bizlerin mizacını belirler. Mizaç sadece karakter demek değildir, fizyolojidir. Bizim yapımızın fizyolojisidir. Bazımız çok sinirlidir, bazımız topluluk içerisinde konuşamaz. Bazımız çok iyi konuşur. Bunlara toplumumuzda ihtiyaç var. Bu dört elementten hangisi sizde baskınsa, sizin o şekilde bir fizyolojik yapınız belirlenir. Örnek vermek gerekirse, su kadınların bir çoğunda baskın olan elementtir. Soğuk mizaç olarak geçer. Fizyolojisi de soğuk ve nemlidir. Bu ne demek? Çabuk üşüyebilir demek, duygusaldır demek, geçmişte takıntılı kalabilir demek. Beslenme kısmına geldiğiniz zaman İbn-i Sina der ki, su elementi sizde baskın ise kuru ve sıcak gıdalarla beslenmeniz tavsiye edilir. Yani zıttıyla beslenmek zorunda. Yani dengelenmek zorunda, dünya üzerinde mizacı değişebilen tek varlık insandır. Mesela saç dökülmesinin göründüğü iki element vardır. Bunlar ateş ve hava elementi. Bunlar sıcak elementlerdir ve erkeklerde görünür çoğunlukla. Mesela toprak ve su elementinin tamamen kel olması gibi bir durumu yoktur. İki element uykuya çok düşkündür mesela, hava ve su elementleri, çünkü bunların mizacı nemlidir. Verebileceğimiz örnekler bu yönde olabilir.

Çok teşekkür ederiz hocam, ilerleyen günlerde, sağlıklı günlerde tekrar yeni konularda görüşmek üzere.

Temennimiz o yönde. İnşallah en az hasarla ve pozitif yönlerine bakarak, bizi ne geliştirir bunları değerlendirerek geçireceğimiz günler olur. Görüşmek üzere, ben sizlere bizi buluşturduğunuz için çok teşekkür ederim.

Yazar Hakkında /

2003 yılından bu yana, hedef kitlesi AB ve A+ olarak belirlenmiş bir çok baskı, web, pr, organizasyon işinde başarılı projelere imza atmış olan MAG hayatın her alanında en iyi olmayı hedefleyen, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek, özel zevkleri olan ve hobileriyle yaşamını renklendiren, sosyal sorumluluklarının bilincinde olan, belirli kesimden kabul ettiği müşterilerine yıllardır sağlamış olduğu yüksek başarı grafiği ile doğru planlanmış bir büyüme ile sektöründeki hayatına devam etmektedir.

Bir Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: