Başa Dön

Renklerin Huzur Veren Dünyası

blank

Renklerin Huzur Veren Dünyası

Okuma süresi 13 dakika

 

25 yıl özel sektörde ekonomist olarak görev yapan başarılı iş kadını Seher Nigiz, emekli olduktan sonra yıllardır içinde yaşattığı sanat tutkusunu şekillendirmeye başladı… Renk renk motifler ve yaratıcı figürlerle çini sanatına yeni bir boyut kazandıran ve eserlerini aklınıza gelebilecek her türlü eşyanın üzerine işleyerek ölümsüzleştiren Seher Nigiz renklerin gücüyle dolu bu yolculuğunu atölyesinde bizlere aktardı… Sıcak sohbetini dinlerken elimize birer tabak alıp boyamaktan kendimizi alıkoyamadık…

Seher hanım merhaba… Öncelikle buranın çok güzel olduğunu söylemeden geçemeyeceğiz.

Çok teşekkürler.

Mavilerin ağırlıklı olduğu harika bir atölye görüyoruz burada… Önce sizi daha yakından tanımak istiyoruz… Seher Hanım kimdir? Nerelerden böyle bir sanata eğilmiştir?

1966 yılında doğmuş, 30 yıldır mutlu bir evliliği olan, iki çocuk annesi bir kadınım… 25 yıl özel sektörde ekonomist olarak çalıştıktan sonra üç yıl önce geçirdiğim açık kalp ameliyatı ve onu takip eden üç-dört ameliyat sonrasında emekli oldum. Boş durabilen bir insan olamadığım için ne yapayım ne yapayım derken ilk olarak heykel yapmak geldi aklıma… Fakat bende bir de ileri derecede kemik erimesi olduğu için vücudum heykel yapmaya el vermedi. Ardından seramik yapmaya karar verdim ama seramik kursu diye gittiğim yer çini kursu çıkınca bu alana eğildim. Aslında ben çocukken hep böyle sağa sola, kağıtlara elbiseler çizerdim. “Şöyle gelinlik olsun, böyle kuyruklu kıyafetler olsun” der, çizerdim. Kesinlikle bir markada güzel şeyler tasarlarım diye düşünürdüm. Gel gelelim, Hacettepe Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni kazandım ve ekonomist oldum. Önce Nurol Holding’te çalıştım ve Oğuz Bey’in altın kızlarından oldum, hatta kendisi nikah şahidim oldu. Evlendikten sonra İstanbul’a yerleştik. Ama Ankaralıyız, İstanbul’da yaklaşık 5 yıl yaşadık. Sonra eşime dedim ki: “İstanbul güzel memleket ama Ankara’daki dostluklar yok, haydi köyümüze geri dönelim dedim.” O da beni kırmadı ve geri döndük. Hiç de pişman değilim İstanbul’dan geldiğime. Fakat kızımız orada doğdu ve Ankara’ya dönmekten memnun olmadı. Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni burslu kazandığı için orada okudu ama okul biter bitmez İstanbul’a yerleşti. Şimdi o vesileyle bir ayağımız orada. Stilistliğe gelince, hala biraz içimde kaldığını itiraf edebilirim ama şu an çini sanatıyla ilgilenmekten de oldukça memnunum.

Tesadüf oldu yani birazcık?

Aynen. Seramik yapıyor, diye gittiğim kadın çini yapıyormuş. Ben de kadın figürleri yapmak istiyordum ama kadın öyle tatlı davrandı ki, sırf seramik yapmak için oradan ayrılırsam kadına ayıp olurmuş gibi geldi. Ben de kadın figürlerini çiniye uygulayıp uygulayamayacağımı sordum ve aldığım olumlu yanıt üzerine çini yapmaya başladım.

Kadın figürünü görsel olarak sevdiğiniz için mi onun üzerine yoğunlaştınız?

Ben hep kadın figürleri yapmak istiyordum. Böyle silüet şeklinde kadınlar ama vücutları da Fikret Oktay’ın yaptığı gibi, iri göğüslü, büyük kalçalı… Öyle desenler yapmak istiyordum. Çini deyince önce bir şekilde bu figürlerle başladık, sonra çininin klasiğinde olan desenler üzerinde onları farklılaştırarak yeni modeller çıkartmaya başladık. Çininin asıl fırçaları ve yapılış şekli çok farklı ve çok sabır gerektiren bir iş. Fakat ben tez canlıyım. Bu iş kolay olsun, kolay olsun derken farklı fırçalarla çalışmaya başladım. Hatta ben bundan 20 yıl evvel Sabri Akça’dan resim dersi almıştım ama oğlum doğunca evdeki atölyeyi kapatmak zorunda kalmıştım. Dolayısıyla ben sulu boya tekniği ile çini yapmaya başladım.

Öyle olunca da, farklı farklı renklerle gölgelemeler yaparak güzel şeyler çıkarmaya başladım. Çevremden de onur verici şeyler duydukça, “hadi bu sefer tekstil ürünlerine de basayım, hadi bu sefer kıyafet yapayım, minder yapayım.” dedim. Çevreden ilgi geldikçe öğrencilerim olmaya başladı. Aslında, öğrenci demek de yanlış, sonuçta ben öğretmen değilim. Eve gelen herkesi, hatta çaya geleni bile zorla oturtturup çiniye başlattık. Bir komşumla beraber bir sergi bile açtık.

Yani aslında bu sonradan çıkan bir yetenek değil, sizin sanata ilginiz hep varmış… Hatta ilklerin öncüsü oldunuz diyebiliriz, mesela çiniyle alakalı tekstilde ve farklı çalışmalarda…

Bir çini yapıp, tabak yapıp duvara asmakla iş bitmiyor. Ben istiyorum ki kullanılabilir sanat olsun. Yani, yaptığım çini tabağı balık soframda dostlarımla beraber yemek yerken masamda olsun. İstediğim gibi hiçbir çini tabak yok mesela… Hep lale, karanfil desenleri var… Bu desenler bana pek hitap etmiyor, mesela ben figüratif balıkları seviyorum, kadın figürlerini seviyorum.

Hatta sadece balık ve kadın da değil, çok çeşitli hayvan figürleri görüyoruz şu an atölyenizde… Dolayısıyla, sanıyorum ki mimarlarla çalışarak restoranlara, cafelere asılacak çalışmalar üretiyor hale bu şekilde geldiniz…

Kesinlikle. Çok doğru söylüyorsunuz, sağ olsun sevdiğimiz mimar arkadaşlar benim yaptıklarımı görünce özellikle beraber çalışalım dediler. Onlar için projeler geliştirdik. Yaptıkları restoranlarda, dekore ettikleri evlerde, pek çok ürün yaptım, Kuveyt’e, Miami’ye gitti o çalışmalar…

Yani sadece kişisel değil toplu çalışmalar da yapıyorsunuz…

Tabii tabii, sergide zaten çoğu satılmıştı, elimizde üç-beş parça kalmıştı. Çok güzel bir sergiydi ve sergiden sonra pek güzel, hızlı bir şekilde ilerledi işler… Ve çini öyle enteresan bir şey ki; ne kadar çok yaparsan elin o kadar gelişiyor. Gözüm kapalıyken bile desenler çizmeye başladım artık. İlk zamanlar ünlülerin tablolarından esinlenerek yapıyordum, sonrasında artık kendim tasarlamaya başladım.

Mesela, ilk sergimin davetiyesini, kartvizitlerimi kendim tasarladım. Birçok insan davetiyeyi beğenerek diğer yaptıklarımı merak ederek sergiye geldiler ve hepsini aldılar. Dediğim gibi, sonrasında mimar arkadaşlar, eve gelen arkadaşlar derken her yaptığım satın alınmaya başladı. Mesela benim web sayfam yok, instagram’a da çok vakit ayırmıyordum… Gün içinde maksimum bir saat girip onda da takip ettiğim sanatçılar ne yapmış, ne etmiş, sevdiğim dostlar ne giymiş, nerede, ne yemiş diye bakıyordum. Sonra birkaç ay önce usul usul girdim instagrama, yaptıklarımı koymaya başladım, gece yarısı on birde kalkıyorum ahşap boyuyorum, çerçeve boyuyorum, onu yapıyorum bunu yapıyorum çekip koyuyorum. Herkesin yapmak istediği fakat zor olduğunu düşünüp yapmadıkları şeylerin kolay olduğunu hissettiriyorum onlara… Bir baktım, çok beğeniyorlar yaptıklarımı. Onlar bana cesaret verdikçe ben daha çok yapmaya başladım, sonra onlara da ders vermemi istediler. Önce sekiz kişilik gruplarla sonra on kişilik gruplarla dost çevresinde başladım. Şimdi, ilk defa tanımadığım insanlara da 4 Ekim’den itibaren ders vermeye başlayacağım.

Peki onlar size nerden ulaştılar?

Instagram’dan. Şu an takipçi sayım 15.000’i geçti ve çok şaşkınım. Şimdi böyle güzel bir takipçi listem var sağ olsunlar. İstanbul’da Workshop’a başlayacağım Ocak-Şubat gibi çünkü, 300 kişi de oradan başvurdu.

Tasarımlarınızda sunum hep önemli oluyor sizin için galiba…

Evet, süslemeye zaten bayılırım. Bu her şeyde böyledir… Mesela, akşam yemeklerimi görün, sanırsınız ki akşama misafir gelecek. Ben her zaman sunum güzel olsun istiyorum, hayatım böyle geçti. Çalışırken akşam 8’de geldiğim zamanlarda bile bu böyleydi. Ben bir asker kızıyım, sanırım bu disiplin oradan geliyor. Babamın muaşeret kuralları vardı. Kim kimin yanına oturur, çatal bıçak nasıl olur, ortada Amerikan servis bulunur, üç tane tabak üst üste, kaşıklar yanda …, bunlara her zaman özen gösterilirdi.

Babanızın kurallarının sizde etkisi büyük o zaman…

Kesinlikle. Zaten hayatımdaki en önemli dönüm noktalarından biri; babamı çok genç yaşta kaybetmiş olmamdır. Bana Sehercik veya Çitlembik derdi. Çitlembik, her zaman içimi çok ısıtan bir cümle olmuştur. Çünkü, babam asker olduğu için biraz sert bir adamdı aslında ama bizim çok sıcak bir ilişkimiz oldu her zaman… Babamı erken yaşta kaybetmek beni böyle birazcık sert ama sevdiklerime, daha doğrusu aileme çok önem veren bir insan haline getirdi. O öldükten anneme ve kardeşlerime destek olabilmek için hep güçlü karakter oldum anneme destek oldum. Kendi geçirdiğim operasyonlardan sonra da her seferinde şükrettim. Ameliyata girmeden bir gece önce parti bile verdim. Bütün dostlarla böyle öpüşe koklaşa ayrıldım. Milleti güldüre güldüre ameliyata girdim. Şimdi iyiyim hatta şu an arkadaşlarım; “açık kalp ameliyatı oldun, gönül gözün açıldı, içinden bir sanatçı çıktı” diyor.

Evet sanatçı çıkmış ama hani hikayenizi dinlerken de anlıyoruz ki, zaten o sanatçı varmış sadece pencerelerini açmışlar.

Bilmiyorum… Ben böyle öğrenmenin yaşı yok diyenlerdenim. Mesela dikiş kursuna gideyim diyorum, çünkü bir sürü şey yapmak istiyorum, güzel güzel dikişler dikmek istiyorum, fotoğrafçılık eğitimi almak istiyorum. Daima bir şeyler yapıyor olmak istiyorum.

Peki eşiniz nasıl karşılıyor tüm bunlara eğiliminizi?

Eşim beni ilk tanıdığı günden beri, ben ele avuca sığmayan, dur durak bilmeyen hiperaktif bir kadınım. Bana her zaman çok destek olur, beraber yaparız her şeyi; kadın – erkek diye bir ayrım yoktur bizde.. Herkes, her şeyi yapar, birbirine destek olur… Sadece kendimi çok yorduğum konusunda sitem ediyor bana.

Eşinizde de o zaman biraz dominantlık var?

Var tabii ki… Zaten kadınlar babalarına benzeyen erkeklere yönelirler. Eşim babama çok benziyor; dünyaya bir daha gelsem yine aynı adamı arar bulurdum. Hatta 1 Ekim evlilik yıldönümümüz, Kapadokya’da balonda nikah tazeleyelim istiyordum ama eşim ve kızım bana sürpriz için İstanbul’da bir program hazırlıyorlarmış, yeni öğrendim, sesimi çıkarmadan ona uyacağım.

Peki biraz toparlarsak, Türkiye’de sanatın hak ettiği noktaya geldiğini düşünüyor musunuz?

Düşünmüyorum maalesef. Benimki zaten sanat değil hobi ama nice sanatçı arkadaşlar var ve hak ettikleri değeri göremiyorlar. Bu işler sadece kişisel değil, devlet tarafından da desteklenmeli. Ben bunu keyif için yapıyorum ama evimi geçindirmek için yapıyor olsam nasıl olurdu? Ne eder, ne olur diye bakmadan kim ne veriyorsa ona yapardım. Ben şu an bu konularda özgürüm ama sanatla, resimle uğraşan gençlerimizin bu anlamda hayatları o kadar zor ki… Sergi açmak istediklerinde oteller yer bile vermiyor.

Bu işle ilgili sosyal sorumluluk projelerine katılıyor musunuz?

Evet… Üniversiteli öğrenciler için bir yurt yapıyorlardı o ücretsiz oraya katıldım. Lösev’e zaten ne zaman, ne isterlerse hep yaparım. Atatürk ile ilgili her daim, her derneğe giderim. Gerçek bir Kemalist olduğumu gururla söyleyebilirim. Köylerde organik besinler üreten kadınların tanıtımını yaparım, insanlar benim paylaşımlarımda gördükçe onların ürünlerini alsınlar isterim. Kendimce bunları yapıyorum.

Çini yapmak insana nasıl bir huzur veriyor?

Çini Türkiye’de herhalde 1400’lü yıllardan beri var. Açıkçası tarihçesini pek bilmiyorum çünkü eğitimini almadım. Ancak ülkemize gelen o kadar turist camilerimize, eserlerimize niye bu kadar bayılıyorlar? Çünkü çini yüz yıllardan beri, yaptığınız desen de yüzyıllar boyunca yaşıyor. Deseni camın içine sırla hapsediyorsunuz. Benim için de bu renklerle oyalanırken veya yeni bir şey çizerken en ufak stres kalmıyor.

Çini yapmaya herkesi davet etmenizi istesek nasıl bir mesaj vermek istersiniz?

Ben, inanılmaz yoğun, stresli ve acı çektiğim bir dönemde tanıştım çiniyle ve bütün ağrılarımı unuttum. Bir kere bir şeyi elinizde şekillendirip, renklendirip ve pişirdikten sonra onu elinize alıp “Ben yaptım!” demek o kadar müthiş bir his ki…

Çocuğunuz gibi?

Çocuklar tabii ki çok özel ama çocuğu doğuruyorsunuz, büyütüyorsunuz ve gidiyor. Bunlar gitmiyor, sizinle istediğiniz kadar kalabiliyor. Çini olsun, seramik olsun, dikiş olsun veya sulu boya resim, hatta şimdi mandala dediğimiz bu renkli desenleri boyamak olsun… Herkes mutlaka renklerle uğraşmalı… Çünkü, renklerin iyileştirici gücü var. Herkes bir şeyle ilgilensin, hayatta kendine ayırabileceği bir zaman olsun. Çininin, yüz yıllardan beri olması ata sanatlarımız arasında yer alması gibi bir güzelliği de var. Çini demek, sadece lale, karanfil demek değil. Canının istediği bir deseni yapmak fena mı? Mesela benim kursa gelecek arkadaşlarım için her birinin zevklerine göre projeler geliştirdik. Mesela, yoga ile ilgilenen bir arkadaşımıza yoganın sembollerinden desenler çıkardık, bir arkadaşım karikatürist ona da pala bıyıklı, kaytan bıyıklı erkekler hazırlıyoruz, bir başka arkadaşıma deniz kızı konsepti… gibi birçok farklı figür hazırlıyoruz. Diyorum ki; herkesin “Bunu ben yaptım” diyebileceği tabakları olsun, kıyafetleri olsun, özel eşyaları olsun… Aynı zaman da gelir de kazandıracak bir iş olduğu için herkese zevkle tavsiye ederim.

Sizin başarınızın altında yatan faktörler neler?

Farklılaşmak… Örneğin; herkes balık çizer ama ben kendime özgün balık çiziyorum, hepsinde bir espri vardır, mesela, balıklarımın adı halay çeken balıklar. Ahşap da boyuyoruz biz… Şu masa kahverengiydi ve buraya uymuyordu, bir gün çağırdım arkadaşlarımı ve halay çekerek boyadık. Zevk almak aslında olay, anı güzel değerlendirmek… Özgün olmak önemli… Şimdi bizim yaptığımız bu desen normalde yok ama benzeri var. Ben onun bir tarafından yuvarlağını alıp bir tarafından kenarındaki Selçuklu desenini veya Rumi’nin minik bir deseni ekliyorum… Dolayısıyla biraz insanların hayatlarına renk katmaları lazım ama tabii birbirinin kopyası değil de öz şeyler.

Peki kaç öğrenciniz var şu anda?

Şu an 125 öğrencim var. Bunların 36’sı her hafta sabit gelecekler hatta Aralık ayının son haftasında bir sergi yapacağız. Çalışan grupları, akşamları müsait olduklarında Salı akşamları alıyorum. 18 sandalyem var 18 kişiyi geçemiyorum bir derste…

Ne kadar zamanda öğrenebilirler tam olarak?

Mesela bak ne yaptın, sen şimdi bunu yaklaşık yarım saat kırk dakikada boyadın. Önce benim nasıl çizdiğimi gösteriyorum bir kere, sonra zaten çok istekli olanlar ikinci derste çözmüş oluyor. Ama el becerisi yaptıkça çoğalan bir şey. Mesela sen şimdi bir tane boyadın, ikinciyi versem daha kolay boyarsın, üçüncüyü daha kolay… Bu biraz çalışmakla ilgili ama ortalama üç ay içinde benim kadar çizebilir duruma gelirler.

Yazar Hakkında /

2003 yılından bu yana, hedef kitlesi AB ve A+ olarak belirlenmiş bir çok baskı, web, pr, organizasyon işinde başarılı projelere imza atmış olan MAG hayatın her alanında en iyi olmayı hedefleyen, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek, özel zevkleri olan ve hobileriyle yaşamını renklendiren, sosyal sorumluluklarının bilincinde olan, belirli kesimden kabul ettiği müşterilerine yıllardır sağlamış olduğu yüksek başarı grafiği ile doğru planlanmış bir büyüme ile sektöründeki hayatına devam etmektedir.

Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: