Başa Dön

Objektifle Gerçekleşen Bir Hayal

blank

Objektifle Gerçekleşen Bir Hayal

Okuma süresi 16 dakika

Fotoğrafçı bir ailenin üçüncü nesil temsilcisi olarak tanıdığımız Mehmet Turgut, yaşam biçimi haline getirdiği sanatını ve yeni projelerini, aşığı olduğu Ankara’da gerçekleştirdiğimiz özel röportajında anlatıyor.

 

Mehmet Turgut Ankaralı bir fotoğrafçı olarak kariyer macerasına nasıl başladı, serüveninizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Birçok kişiye örnek olduğunuz başarı hikayenizi yeni nesil fotoğrafçılara nasıl anlatırsınız?

Zaten klasik hikaye, herkes biliyor; Ankaralı bir fotoğrafçı ailenin üçüncü nesli… Ankara’da doğup büyüdüm ve fotoğrafçılığa da burada başladım. Dedem fotoğrafçı, babannem fotoğrafçı, babam hala fotoğrafçı… Şu anda da fotoğrafçılık hayatıma İstanbul’da devam ediyorum. Ben biraz şanslıyım; normalde bir fotoğrafçının 50-60 yaşlarına geldiğinde yapması gereken işçilik dediğimiz şeyi ben 20-30 yaşlarımda çoktan bitirmiştim ve bunu bir avantaj haline getirdim. Fotoğrafı alet ederek “46” isimli bir dergi yaptım. “Falan Filan” ismiyle devam eden bir televizyon programı yaptım. CNN Türk ekranlarında fotoğrafı alet ederek birçok farklı işe imza attım; sosyal sorumluluk projeleri, sergiler… Bunların sonuncusu da UNICEF ile beraber Kenya’da Tuğba ve Barış Akçıl ile başlattığımız anne tetanozuna işaret eden bir proje oldu. O da baya yerinde bir proje oldu ve ondan sonra da fotoğrafı alet ederek birçok şeye imza attık. Senaryolar yazıldı, filmler çekildi, fotoğraflarıma yazılar yazıldı, üniversitelerde ve yurt dışında ders kitapları yayınlanmaya başladı, dünyayı gezme fırsatım oldu. Dünyanın her yerinde sergiler yapma, fotoğraflar çekme ve bienallere katılma şansım oldu. Dediğim gibi, fotoğraf benim için hem bir araç hem hobi hem de hep yanımda duran bir arkadaş oldu.

Senaryolar yazıldı filmler çekildi diye bahsettin. Bunların en büyük örneği, “Aşk Tesadüfleri Sever” filminde hem Ankara hikayesinin kullanılması hem de sizin fotoğraflarınızı kullanması… “Aşk Tesadüfleri Sever” serüveni nasıl başladı peki?

Filimin yönetmeni Ömer Faruk Sorak ve eşi İpek Sorak Ankaralı. Biz doğma büyüme Ankaralı olmak dışında da birbirimizi çok severiz, uzun soluklu bir dostluğumuz var. Bir akşam yemeğinde Ankara’dan gelme serüvenimi, buradaki birkaç hikayeyi ve İstanbul’da nasıl devam ettiğimi aynı sizin sorduğunuz gibi uzun uzun anlattım. Ömer abi “Bunun filimini yapmalıyız.” dedi. Sonra Nurhan Enverşit ile İpek Sorak bana geldiler ve çok uzun süreli bir ses kaydı aldılar. O ses kaydını çözerek senaryo oluşturdular. Filmin bazı kısımları kurgu olduğu için geri kalan kısımlarının hepsi benim hayatımdan kesitlerle oluşturuldu. Aslında benim hayatımdan ama Ankaralı biri izlediği zaman kendinden bir parça mutlaka buluyor.

Ankaralı bir hikayeyi anlatmasının haricinde herkesi etkileyen görsellerin de kullanılması izleyicileri etkiledi. Film sahnelerinin geçtiği yerleri görmek için Ankara’yı tekrar gezen insanlar oldu. Bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz?

Filmin tüm görsel aşamalarında bizzat yer aldım. Afiş tasarımlarından kullanılacak fotoğraflara kadar A’dan Z’ye her şeyi seçtim. Titizlikle hazırlanan her detayın insanları etkilediğini düşünüyorum.

Şu anda yeni bir projeye başladınız; Yekta Kopan ile birlikte internet üzerinden bir yayın yapıyorsunuz. Bu serüven nasıl başladı? Amaçladığınız şeyler tam olarak neydi? Ve sizce geri dönüşler nasıl olur?

Yani şöyle; “Motto Müzik” ilk kurulduğunda Yekta Kopan da orada iş yapanlardan birisiydi. Onun gibi birçok önemli isim var; müziğin farklı farklı branşlarından bana da gelmişlerdi yani ilk kurulduğu zaman ama ben o dönem CNN Türk’te program yaptığım için anlaşmam onlarlaydı. Üzülerek Motto’ya katılamadım. CNN Türk ile anlaşmam sona erdiğinde Motto ailesi ile tekrar bir araya geldik. Açıkçası tamamen doğru zamanda oldu. Çünkü ben de youtube’da farklı projeler yapmak istiyordum. Sebebi ise; youtube’da olduğunuz gibi olabiliyorsunuz. Televizyonda ise tabii ki birtakım şeyleri söyleyemiyorsunuz ve bu yüzden kendiniz gibi olamıyorsunuz, sokak dili kullanamıyorsunuz… Ben normal hayatımda sokak dili kullanan bir adamım. Henüz ilk bölümü yayınlandı ancak daha 24 saat bile olmadan izlenme sayısı 15.000 oldu ve daha da artacağını düşünüyorum. Format olarak sıfırdan bir proje geliştirdik. Benim fotoğrafını çektiğim oyunculardan müzisyenlere, yazarlardan ressamlara kadar birçok kıymetli isim var. “Haberim yokmuş gibi çek” programında ise, bu isimlerin fotoğrafçı olsalardı neleri çekmek isteyeceklerini eğlenceli bir dille anlatıyoruz. Programda hem fotoğrafçılık sanatı ile ilgili teknik bilgi veriyoruz hem de konuklar ile dilediğimiz gibi eğleniyoruz. Tamamen onların hayal gücüne bağlı. İlk konuğumuz İrem Derici idi. İrem’e sordum: “Fotoğrafçı olsan kimi çekmek isterdin?” diye. Beni çekmek istediğini söyledi. “Hayalin bu mu” diye sorduğumda ise, İrem’in eğlenceli yanı ortaya çıktı. Beni kırmızı bir takım elbise ile çekmek istediğini söyledi. Ben normalde hep siyah giydiğim için kırmızı değişiğin de ötesinde bir durum oldu benim için… Ama tamam dedik. Hakan Akkaya’nın zaten böyle bi koleksiyonu vardı. Hakan, benim kırmızı takım giyeceğimi duyunca eliyle getirdi. İrem fotoğrafları çekti, o sırada yakın arkadaşım Keremcem o stüdyoyu bastı ve “ilk programa ben niye konuk değilim?” diye espiri yaptı. İrem bizi çekti, ben onları çektim, derken ortalık karıştı ve her şey çok doğal, kendi akışında aktarıldı izleyiciye…

O zaman bu noktada, insanların daha keyif alabileceği bir iş haline geldi diyebilir miyiz?

Bu videoyu ben 3-4 defa izledim. Her izlediğimde çok keyif aldım. 23 dakikalık bir video oldu. Ayda bir kere olarak planlamıştık ama sürpriz bir isimle çok eğlenceli bir çekim daha yaptık. Yıl başından sonra iki videoya çıkacaktır diye düşünüyoruz. Format çok renkli oldu. Basın da ilgi gösterdi. İlk izlenimler, isteğimiz noktaya ulaştığımız yönünde ve bu güzel geri dönüşler bizi mutlu ediyor.

İnsanlara popüler kültürde sevilen ve takip edilen isimlerin hiç bilinmeyen yönlerini aktarıyorsunuz aslında. Fotoğrafçılık ile ilgilenenlerin de bir şeyler öğrenebildiği eğitim alabilecekleri bir mecra olarak değerlendirebilir miyiz?

Fotoğrafçılık ile ilgilienen ya da merakı olanlara, “hangi çekimde nasıl bir lens kullanılır, ne gibi bir yol izlemeliyiz” gibi soruların cevaplarını aktarmış oluyoruz. Aslında çok eğitici bir durum söz konusu. Biz çekimleri yaparken sadece stüdyoya bağımlı kalmadan bir içerik hazırlamayı da düşündük. Mesela Serra Yılmaz’ı çağıracağım. O bana diyecek ki: “Mehmet Fransa’da tarihi bir yapı var, bir kilise var, onun fotoğrafını çekmek istiyorum.” Ve o zaman belki Fransa ya gideceğiz, orada çekeceğiz. Başka bir arkadaşımız, “ben Tuz Gölü’ne gitmek istiyorum orada çekmek istiyorum” diyecek ve oraya gideceğiz…. Aslında tüm kurguyu ve içeriği çekeceğimiz isim belirleyecek ve biz yola koyulacağız. Bu sırada, “dış mekan çekimi nasıl yapılır, kapak çekimi nasıl yapılır?” gibi konularda da bilgi veriyor olacağız. Aynı zamanda da yol hikayelerimizi paylaşıyor olacağız. Kendi içerisinde sürekli türetilebilecek bir konsepti olduğu için bence en doğal ve güzel tarafı bu. Kamera önünde gördüğümüz kişiler artık kamera arkasında, bu da heyecanlandıran başka bir kısım tabii. Onların gözü ile aktarıyor olacağız aslında anlatmak istediklerimizi. Burada amaç; aslında görünenlerin aksine farklı şeyler göstermek.

Girişimcilik seminerleri, atölye söyleşileri gibi birçok organizasyonda yer alıyorsunuz. Seminerlerinizde katılımcılar ile neler paylaşıyorsunuz?

Benim katıldığım seminerlerde katılımcılara özellikle vurguladığım, -hele de üniversite öğrencilerinin yoğun katılımı var ise- benim onlardan bir farkım olmadığıdır. Aynı yerlerden geldiğimizi, benim Ankara’da 30 yıl yaşadığımı ve babamın yanında mesleğe başladığımı, gerçekten 6-7 yaşında vesikalık fotoğraf çekerek fotoğrafçılığa başlayıp günümüzde hem televizyon programı yapan hem de aynı zamanda başarılı isimlerin kapağını çeken bir çocuk olduğumu anlatarak başlıyorum. Bu süreçleri anlattıktan sonra işlerini ne kadar sevmeleri gerektiğini ve gerçekten yaptıkları işi sevmiyorlarsa onu terk etmeleri gerektiğini vurguluyorum. Hani derler ya; “on kuruş az olsun benim olsun”… Sevdiğiniz işi yapıyorsanız bir dönem sabrettikten sonra eğer çok fazla para kazanma hayaliniz var ise, zaten bütün enerjinizi severek kullandığınız için güzel işler çıkıyor ortaya ve kazanç da buna bağlı olarak geliyor. Yeni nesil o kadar bilinçli ve donanımlı yetişiyor ki, katıldığım her seminerde gerçekten çok zor sorularla karşı karşıya kalabiliyorum. Yaşadığımız ülkede kaliteli soru duymak zaman zaman zorlaşıyor. Yeri geldiğinde ciddileşiyorum, yeri geldiğinde gülüyorum, güldürüyorum. Onlara yararlı olabildiğim noktada kazandığımı düşünüyorum.

Peki birazcık da fotoğrafçılıkta size en çok heycanlandıran karelerden bahsetsek… Çekmekten en çok etkilendiğiniz kişi ve hikayesi neydi?

Bir kişi değil o, birkaç kişi var. Yani fotoğraf çekme eylemini seviyorum ben, her çekim benim için heyecan verici. Bu bir dizinin afişi de olabilir, bir albüm kapağı da, kitap kapağı da… Ama çalışma fırsatı bulduğum, fotoğraf kariyerimde aşığı olduğum ve benim için değerli olan bazı isimler var; bunların başında Yaşar Kemal geliyor. Vefat etmeden önceki son fotoğrafını ben çektim. Sonra sevgili Aydın Boysan, Allah uzun ömürler versin… 95 yaşında hala haftada bir buluşuyoruz, beraber yemek yiyoruz. Necip Ofluoğlu olsun Halil Ergün, Haydun Dormen, Mustafa Alabora gibi isimler beni en çok mutlu eden hatıralarım. Yabancılardan Ozzy Osbourne’nün albüm kapağı, dünyaca ünlü Fransız şarkıcı Patrica Kaas’ın albüm kapağı heyecanımı anlatabileceğim çalışmalarımın başında geliyor diyebilirim. Bu isimlerin büyük olmasından ziyade, çektiğim fotoğrafları beğenip kendilerinin kullanması albüm kapağı yapması, afiş olarak kullanması da kariyerime altın harflerle yazmamı sağlıyor. Neden altın harf? Çünkü, bu işler ben dünyadan gidip toprak olduğum zaman bile yaşamaya devam edecek. Bir fotoğrafçı niye fotoğrafçı olur? Bence tarihe böyle bir çizik atmak için. Ben de ufak ufak çizikler atmaya başladım bu sayede.

Çektiğiniz karelerin hepsi bir hikayeyi anlatıyor gibi. Genelde portre fotoğrafları tercih ediyorsunuz. Bunları daha kalıcı hale getirmek ile ilgili çalışmalarınız nelerdir?

30 adet kitabım yayınlandı bu zamana kadar. O kitaplardaki fotoğraflar zaten benim fotoğraf hikayelerim. Oradaki herkes isimsiz… Sokaktan bulduğum ya da arkadaşlarımla çektiğim, hikayeleri olan ve bende de yeri ayrı olan karelerden oluşuyor. Belki de yansıtmak istediklerimin en gerçeği o kareler. Birisi beni analiz etmek istiyorsa, benim iç dünyamı tanımasına yardımcı olacaktır. İlk derlemenin editörlüğünü sevgili Yekta Kopan yapmıştı. Her 10 yılda bir böyle kitap çıkartıyoruz. Seneye 40 oluyorum. 40’lı yaşlar için de bir kitap derlemeyi düşünüyoruz. Devamlılığını da sağlayacağız gibi duruyor. Dediğim gibi; gerçek ve nötr karakter. Hem onların hikayesini okusunlar hem de fotoğraflara bakıp beni tanısınlar.

Sosyal sorumluluk projelerine her zaman destek veriyorsunuz. Kendiniz de proje geliştiriyorsunuz. Yeni dönemde başlatmayı düşündüğünüz bir proje var mı? Ses getirecek birçok projede yer aldınız. Bundan sonraki süreçte herhangi başka süprizle takipçilerinizin karşısına çıkıcak mısınız?

Hali hazırda birçok dernek, birçok vakıf var ve her yıl birtakım projelerin altına imza atıyorlar. Ben içlerinde samimi bulduklarımın ve gerçekten işe yarar hissettiklerimin altına fotografik olarak imza atıyorum. Bana bir problemle ilgili geliyorlar ve o problemle ilgili ne yaparsın, diye soruyorlar. Ben de onlara bir konsept kurguluyorum. Fikir üretiyorum aslında. Bu fikri hayata geçirip ondan sonra sergisi, takvimi, kitapı her neyse, yurt içinde ya da yurt dışında bir yere gidip fotoğraf çekilecekse bunları çekip hayata geçiriyoruz. Bugüne kadar yaptığım sosyal sorumluluk projelerinin hepsi amacına ulaştı. Çünkü, çok hassas bir konu. Sadece yapmış olmak için yapmak, amacına ulaşmadığı noktada bir anlam ifade etmiyor benim için. Tıpkı, bir oyuncunun senaryosunu iyi seçmesi gibi, çok iyi seçtim ve amacına ulaşması için gerçekten emek harcadım.

Fotoğrafçılık sektöründe öncü gösterilebilecek niteliktesiniz. Sizden sonra fotoğrafçılığa başlayanların en büyük eksiklikleri ve artıları nelerdir? Nasıl önerilerde bulunuyorsunuz yeni başlayanlar için?

Fotoğrafçılık mesleğini hobi olarak görüp önce ünlü olup sonra üretmeye çalışanlar var. Böyle bir şey yok. Bir fotoğrafçının ne kadar yakışıklı olduğu, ne kadar magazin basınında olduğu, kiminle beraber olduğu, ne yaptığı, özel hayatının nasıl olduğu önemsiz… Şöyle düşünün; sizin bir fotoğraf serginiz var ve yurt dışında bir fotoğraf yarışması var, o yarışmaya işlerinizi gönderiyorsunuz. Yarışmanın jürisi, ben bir fotoğraf gönderdiğimde benim tipim nasıl, ülkemde ne kadar tanınıyorum, hangi sıklıkla televizyonda görünüyorum, hangi sıklıkla magazindeyim gibi konuların hiçbirine bakmıyor. Bu yüzden bunlar bir artı olarak görülüyorsa evet artı olabilir ama bir bütünü temsil etmez. Bu saydıklarımın tamamını yüzde birlik dilimde düşünecek olursak geri kalan yüzde 99’luk kısım fotoğraftır. Sadece ve sadece çektiği fotoğrafa, yaptığı işe bakarlar. O yüzden ben yurt dışındaki yarışmalara çok fazla fotoğraf gönderiyorum, o da benim bir şekilde sağlam olmamı sağlıyor. Ben yurt dışında ne kadar çok iş yaparsam, o benim hala fotografik olarak kaldığımı ve ne kadar ilerleme gösterdiğimi bana anlatıyor.

Siz kendinizce değerlendirdiğinizde kariyerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kariyerimle ilgili hiçbir zaman böyle spesifik olarak, “bugün şurada olmak istiyorum, bugün burada olmak istiyorum” gibi amaçlar belirlemedim. İstanbul’a gelmem de işimin gelişmesiyle doğru orantılı oldu. Ankara’yı çok seviyorum, burada çok mutluydum ama İstanbul’dan o kadar çok iş gelmeye başladı ki… Bir süre sonra oraya yerleşmek zorunda kaldım. Sürekli kendimi Ankara-İstanbul otobanında buldum. Bir gün buradayım, bir gün İstanbul’da… Bu çok yorucu olmaya başladı ve İstanbul’daki işler Ankara’dakilere göre ağır basınca ekibimle birlikte İstanbul’a taşınmak zorunda kaldık. Sonuçta, bu işin bir de iş ve para kazanma tarafı var. Para kazanmak zorundasın, ayakta durmak zorundasın; ne kadar çok para kazanırsan o kadar çok sergi yapabilirsin. Ben kazandığım parayı ekipmanıma ve fotoğraf sanatına yatırıyorum hala. Henüz bir evim, bir yatım ya da kendime ait bir şeyim yok.

Ankara’da sergi açmak gibi bir planlamanız var mı?

Fethi Karaduman ile beraber çalışıyoruz. Bir atölye yapmaya başladık. O, moda fotoğraflarını anlatıyor, ben portre fotoğrafı felsefesini anlatıyorum. Üç saatlik bir workshop’ta ikinci yarıda uygulama yapıyoruz. İçeride iki kişi seçip ışık vs. her şeyi gösterip fotoğrafını çekiyoruz. Üçüncüsünde de, çektiğimiz fotoğrafları değerlendiriyoruz ve soruları cevaplıyoruz. Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde geçtiğimiz ay bir çalışmamız oldu. İlerleyen dönemlerde bu çalışmalarımızı sıklaştıracağız. Gezici bir atölye yapmaya karar verdik. Türkiye’nin her yerine gitmeyi planlıyoruz. İkincisi şimdilik İstanbul’da olacak gibi planlanıyor.

Ankara’da sürekli olarak eğitim verecek okul ya da atölye gibi bir çalışmanız olacak mı?

Yani ileride olabilir ama bu bir emeklilik projesi olur. Bir tane İstanbul’da, bir tane Ankara’da… Mesela, haftanın iki günü burada ders veririm, iki günü de İstanbul’da gibi olabilir. Onunla ilgili projeler başladı ufak ufak. Atölye fikri bir okul ya da akademi fikrine göre uygulaması daha kolay. İlerleyen yıllarda daha kalıcı olabilmek adına yapacağımız birçok proje olacak.

Ankara’yı unutmayan ve gerektiği özeni gösteren başarılı isimlerdensiniz. Ankara hakkında neler düşünüyorsunuz?

Ankara benim çocukluğum, gençliğim, hayallerimin başladığı yer… Asla unutmuyorum. İki ayda bir Ankara’ya mutlaka gelmeye çalışıyorum. Seminer organizasyonları olsun, atölye çalışmaları olsun bağımı devam ettirmeye çalışıyorum. Bu tarz aktiviteler yapmaya da devam edeceğim. Ankara’yı olabildiğince beslemek istiyorum. Elimden gelen ne varsa sergi, söyleşi, seminer her zaman olmak istiyorum.

MAG Dergi’ye özel, sürpriz bir proje haberi istesek sizden…

Bu ara New York’ta birkaç galeriyle bir sergi olabilir. İlk defa buradan açıklıyorum.

Uluslararası bir sergi mi olcak bu peki?

Daha önce bir çok uluslararası düzeyde sergimiz oldu. Ancak, ilk kez Amerika’da gerçekleştireceğiz. Fotoğraf çekmeye çok gittim ama sergi yapmaya hiç gitmedim. Özellikle, New York’ta Soho biliyorsunuz ki fotoğrafın merkezi, yani çok ünlü galerilerin olduğu bir yer. Orada olabilmek her fotoğrafçıyı heycanlandırıyordur.

Röportaj: Dilara Ertürk

Yazar Hakkında /

2003 yılından bu yana, hedef kitlesi AB ve A+ olarak belirlenmiş bir çok baskı, web, pr, organizasyon işinde başarılı projelere imza atmış olan MAG hayatın her alanında en iyi olmayı hedefleyen, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek, özel zevkleri olan ve hobileriyle yaşamını renklendiren, sosyal sorumluluklarının bilincinde olan, belirli kesimden kabul ettiği müşterilerine yıllardır sağlamış olduğu yüksek başarı grafiği ile doğru planlanmış bir büyüme ile sektöründeki hayatına devam etmektedir.

Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: