Başa Dön

İş Hayatında Özgürlük

İş Hayatında Özgürlük

Okuma süresi 8 dakika

Otomotiv grubu Stellantis’in CCO’su olarak Türkiye’de ve dünyada birçok kişiye ilham olan “FlexLife” çalışma modeli ekseninde insan kaynakları bakış açısını bilimsellikle destekleyerek “insan mühendisliği” iş modellemesini geliştiren Ayça Furth, iş hayatında bireyin merkezde olduğu özgürlükçü iş yapış kültürünü MAG Okurları için detaylandırıyor…

 

Kendinizden biraz bahseder misiniz? Ayça Furth kimdir?

Aslında kısaca, bir otomotiv gönüllüsüyüm, desem yanlış olmaz. İş hayatına otomotiv sektöründe başladım. Sırasıyla Nissan, BMW, Land Rover, Rover, Peugeot markalarında satış sonrasından, satın alma, planlama, CRM, kalite, insan kaynaklarına pek çok farklı birimde yirmi yedi yıllık bir sektör deneyimi edinme şansım oldu. Amacım; her kurum içinde, sektörün geleneksel bakış açısına perspektif getirecek yenilikçi yaklaşımları zorlamak oldu diyebilirim. Metası bu kadar güçlü olan sektörler, zaman zaman ürün gölgesinde, ticaretin diğer girdilerine yeterince odaklanamayabiliyor. Bu anlamda, birey odaklı iş yapışın sürdürülebilirlik adına kritik olduğu konusundaki inancımı, iş yapışın her adımına taşımak hep ajandamın üst sıralarında.

Halen Stellantis Türkiye’de; Opel, Peugeot, Citroen, DS markalarının; satış ve pazarlama dışındaki operasyonlarına liderlik eden CCO “Chief Corporate Officer” sorumluluğunu yürütüyorum. Yirmi yedi yıllık sektörel tecrübem süresince, farklı sorumlulukların yanı sıra, şirket birleşmeleri, yeni birim kuruluşları ve pek çok organizasyonel transformasyon başlıklarında liderlik ettim. Halen inovatif teknoloji uygulamaları ve akredite koçu olarak da çalışıyorum.

İş hayatını çok önemsediğimi söyleyemem ama işin ve bilginin kendini çok önemsiyorum. Dolayısıyla aslında bilgi ve rasyonellerle örülmüş hayaller gerçekten dönüştürücü bir etkide. Sanıyorum hep bilgiden güç alacağım. Yaptığı işi öylesine yapanlardan olmadım hiç. Bilgi kavramına geri dönecek olursak, bilgi öyle kulaktan dolma olan bir şey değil. Çok emek ve çok çalışma gerektiriyor. Bu bağlamda, oldukça çalışkan ve öğrenmeye çok hırslıyım demem lazım. Çok meraklıyım, araştırmayı seviyorum ve zorlayıcı bir öğrenciyim. Bilgiye ayağını sağlam basan her proje ise kendi içinde biricik ve çok başarılı oluyor. Birlikte çalışmayı sevdiğim iş paydaşlarım var. Bunun adına ister ekip deyin, ister yol arkadaşlığı. Birlikte düşünüyoruz ve birlikte öğreniyoruz. En önemlisi birlikte eğleniyoruz.

Otomotiv sektöründeki kadın-erkek eşitliği hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Kadın-erkek kavramından bakmadan, kadının ve erkeğin güçlü yönleri özelinde cevap vereyim bu soruya. Kadınlar, sensörleri gelişmiş profesyoneller iş hayatında. Özellikle içinden geçilen dönemi, “insan”ın sayının ötesinde, değer kaynağı olarak konumlandığı bir dönem olarak okuyorum ve bu beni çok heyecanlandırıyor. İnsanın yapma ve hayal etme sınırlarının, özellikle dijital transformasyonlarla ne kadar iş yapışın merkezinde olduğunu görüyoruz. İşte kadının güçlü sensörleri, insanı anlamak ve anlamlandırmak adına artık sadece otomotiv için değil, tüm sektörler için yadsınamaz ve vazgeçilemez.

Dolayısıyla sektör kadınları; müşteri odaklılık adına, satılan/üretilen metaya ruh ve duygu katmak adına büyük iş yapıyor. Kadın, toplumlarda yıllardır farklı konumlaması nedeniyle, erkekten daha fazla kasını çalıştırıyor, ben de buradayım demek için. Erkeğe belki de kolay verilen pek çok şeyi, kadının uzanıp alması gerekiyor. Sürekli biraz daha yükseğe uzanmak, sanırım, artık iş hayatında kadının çok iyi yaptığı bir pratik. İşte bu yüzden kadın konjonktürü iyi okuyor, insan malzemesinden iyi anlıyor ve daha çabuk adapte oluyor, şekil alıyor. İş hayatındaki kadınların erkeklerden daha cesur olduğunu düşünüyorum. Erkeğin zaman zaman çok da zorlanmadan edindiği şeyleri kaybetmekten koruma güdüsü kadında yok, çünkü kadın, doğası gereği üretmek ve değiştirmek, dönüştürmek zorunda. Bu, erkek meslektaşlarım tarafından yanlış anlaşılmamalı. Kadın ve erkeğin güçlü yönlerinin yaşam içinde ve omuz omuza olduğu toplumlar –bu; aile toplumu, halklar, iş toplumları olabilir- muazzam ve ahenkli bir dans edişe dönüştürüyor “yapma/yaşama” tecrübesini.

Pandemi ile başlayan değişim sürecinizi ve iş dünyasına kazandırdığınız FlexLife iş modelinden bahseder misiniz?

FlexLife bir oluş hali. Bir özgürlük hareketi demem lazım, çok provokatif birkaç cümle kurmam gerekirse. Bireyin farklı rolleriyle yaşamda duruş hali. Geleceğe dair bir kabul. FlexLife bildiğiniz üzere çok konuşuldu. Mart 2020’de ilk pandemi vakası ile evlere geçildikten yaklaşık iki ay sonra artık ofisli bir hayatın iş dünyasının vizyoner kurumları tarafından da uygulanmayacağı öngörümüz birebir kendini doğruladı. Sınırsız yaşamın getirdiği bir sınırsız düşünce, hayal etme, yani duvarsızlık bizim için FlexLife.

Bundan beyaz yakalının özgürlük manifestosu olarak bahsediyorsunuz. Bunu tanımlar mısınız?

Deneyselliği seviyorum. Pandemi ve sonrasındaki değişimi çok yakınan ve bence çok doğru okuyan sayılı kurumlardanız demem lazım. Keskin bir değişim virajında olduğumuzun ve bu virajı alınca karşımıza çıkacak yolun nasıl olacağını bilmediğimiz gerçeğinden tetiklendi aslında tüm süreç.  Pandemi ile yükselen, bireyin özgür olma, özgür seçimlerini yapma, iyi olma, yaşamda tüm rolleriyle tek olma ve değer yaratma beklentisine gözlerimizi kapamadık. Amaç; sonuç ve ticari anlamda değer yaratmak olduğu için, bireyin seçimleriyle bu sürece gönüllü katkısı, virajı döndüğümüzde bizim de pusulamız olacaktı. Yanılmadık. Çalışanlarımızın içindeki gönüllü iş yapmak ve otantik olmak halini koruyarak tüm ticaret paydaşlarımıza değer yaratacağımızı biliyorduk zira. Bugüne kadar klasik iş modellerinde bilinen hep bilinmeyenden büyüktü. Bu da kurumun direksiyonda oturduğu sistemlerle sürüyordu ticareti. Oysa bilinmezlik içinde kurum direksiyonda oturmaya ısrar ettiğinde, iş sürdürülebilir olmaktan çıkıyor. Burada, yetkin çalışanın sizin için günü dizayn ettiği çevik ihtiyaçlar çıkıyor ortaya. İşte biz de tam bu noktada çalışma düzenimizi, ofisleri ve bürokrasiyi kapatarak evlere taşıdık. Bu iş modeline “FlexLife” dedik. Çalışanın bu sistemdeki varoluş haline ise “Beyaz Yakalının Özgürlük Manifestosu” dedik. Özgür seçimlerden, bireysel sorumluluktan, kendimiz olmayı bir perspektif olarak işe getirmekten bahsettik. Ve sonuç ortada…

Sıkça özgür istihdam ve insan odaklı değişen iş yapış geleneklerinden bahsederken duyuluyorsunuz. Biraz bu başlıktan bahseder misiniz?

Her sektör başka bir şeye dönüşüyor. Büyük sıfırlama dediğimiz bu değişim; iş, insan ve yeni iş modelleri için talep yaratıyor. Yani talep, yer değiştirirken kaybolmuyor. Bu bir durgunluk değil: İş gücü daha önce hiç görmediğimiz bir oranda dönüşüyor. Ne yapalım? Bunun geleneksel bir “talep odaklı” düşüş olmadığını kabul etmeliyiz. Bu, pandemi ve on beş yıllık dijital bozulma ile hızlanan talepte, hızlı bir değişimdir. Bu nedenle, insanları sadece “işten çıkarmak” yerine, çalışanlarınızı “yeniden yerleştirmeniz” gerekiyor. Yapılan anketlerde şirketlerin, geleceğin iş gücü açığını yönetmek için süreçleri ile çalışanlarını uyumlamaya karar verdiklerini görüyoruz. Yani her şey yeniden tasarlanıyor.

Bunun gerekli olduğuna neden bu kadar ikna olduk? Çünkü gerçekten başka seçenek yok. İşverenler, iş gücü sıkıntısı, yüksek ciro, ücretlerdeki enflasyonist beklentiler, müşterinin hızla değişen değer anlam aksındaki beklentileri ve durmayacak bir dizi endüstri dönüşümü ile karşı karşıyayız. Bütün bunları nasıl yöneteceksiniz? Şirketinizi, çalışanlarınız etrafında yeniden tasarlayarak. Operasyonlarınızı; çalışanlarınızın becerileri, enerjisi ve esnekliği etrafında yeniden tasarlamaktan bahsediyoruz yeni dünyada.

Peki, bu yoğun tempo içerisinde stresinizi nasıl    yönetiyorsunuz?

Öncelikle öyle yönetilmeyecek bir stresim olduğunu düşünmüyorum. Yaptığım o anda her neyse, bilinçli ve kişisel seçimim. Hem işimde hem de özel hayatımda öğrenmek ve deneysellik hep merkezde. Sevdiğim şeyler ile meşgul olurken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum, yaptığım her şeyin içine kendimi bulaştıran biriyim. Elbette iş dışında yapmaktan çok keyif aldığım şeyler var.  Seyahat etmeye bayılıyorum. Gittiğim her yeri yürüyerek keşfetmeyi seviyorum. Sahil yürüyüşüne bayılıyorum, hele de rüzgârlıysa hava… Kitap ve şiir okumayı da çok seviyorum, özellikle şu sıra hayalci sürreal şiire taktım kafayı. Küçük yaşlarımdan bu yana tiyatroya aşığıyım diyebilirim. İzlerken büyük bir keyif alıyorum.

Yazar Hakkında /

2003 yılından bu yana, hedef kitlesi AB ve A+ olarak belirlenmiş bir çok baskı, web, pr, organizasyon işinde başarılı projelere imza atmış olan MAG hayatın her alanında en iyi olmayı hedefleyen, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek, özel zevkleri olan ve hobileriyle yaşamını renklendiren, sosyal sorumluluklarının bilincinde olan, belirli kesimden kabul ettiği müşterilerine yıllardır sağlamış olduğu yüksek başarı grafiği ile doğru planlanmış bir büyüme ile sektöründeki hayatına devam etmektedir.

Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.