Başa Dön

Doğayı ve İnsanı Birleştiren Deha

"Çatılarda bal, sebze ve meyve yetiştirmek moda olsun istiyorum"

Doğayı ve İnsanı Birleştiren Deha

Kendisiyle röportaj yapmak için Mimar Bahadır Kul’un ofisine doğru ilerlerken ne zaman onunla buluşmaya gitsem hep ormanlardan geçerek gittiğimi düşündüm. Zira Beykoz’daki Bi’nevi Atölye’ye gittiğimde de yine böyle doğanın içinde kaybolmuştum.

Bahadır Kul çok boyutlu bir insan. Tasarımlarında bunu mutlaka doğayla, sağlıkla, organik tarımla, geri dönüşümle, kullanıcıların hissiyatıyla, çok fonksiyonlulukla, akıllı kullanışlılığın entegrasyonuyla, güzellikle, ekonomik işlevsellikle ve sürdürülebilirlikle harmanlanmış fikirlerinin kompakt halini aynı anda görebiliyorsunuz. Üstelik bunların hepsini bu büyüklükteki binalar düşünüldüğünde en az karbon ayak izi bırakarak ve çok kısa sürelerde tamamlayıp kullanıma sunuyor. İnsanların sağlıklı beslenmelerine çok önem veriyor. Ve bunu eserlerinin bir yerinde mutlaka görüyorsunuz. Keza görüşmemiz bittiğinde mutfaklarındaki organik kendi mahsullerinden taze taze hazırlattıkları yemeklerinden de tattık her zamanki gibi. Doğanın ve doğal yaşamın Bahadır Kul’un hayatında yeri çok büyük ve bunu bütün insanlara ulaştırmaya çalışıyor. Öyle ki 4. Levent’te yaşayan bir insanın ister evi olsun ister ofisi, bulunduğu binasının çatısında kendi domatesini yetiştirebilmesi için yapıyor tasarımlarını hep. En büyük hayali ekolojik bir şehir yaratmak. İnsanın olabilmesi için doğanın var olabilmesi gerektiğini vurgulayan mimarımızın yurt dışında da pek çok eseri var. Şu ara Ankara 19 Mayıs stadını yapmakta olması nedeniyle en çok orayla ilgili sorularla karşılaşıyor. Türkiye’nin yetiştirdiği ender dehalardan olan Bahadır Bey ile çocukluğu, hayalleri, aktüel projeleri ve geleceğin şehirleri üzerine çok detaylı bir röportaj gerçekleştirdik. Okudukça geleceğe dair umutlarınız artacak. 

 

Bize kendinizi anlatınız. Çocukluğunuz, eğitimleriniz, aileniz

1979 yılında Van’da doğdum. İlk, orta ve lise eğitimimi de Van’da tamamladım. Benim için doğduğum toprakların hayatıma katkısı çok büyük. Doğası bozulmamış, sosyal yaşamı, sokak ilişkileri ve komşuluk ilişkileri korunmuş bir şehir Van. Ben de bahçeli bir çiftlik evinde çok mutlu bir çocukluk geçirdim. Aile yapımızda sıkı bir duygusal bağ vardı, bütün aile aynı avluda büyüdük, bunun verdiği bir enerjiyle büyüdüm. Liseyi Van Endüstri Meslek Lisesi’nde okudum. Tabii lise eğitimimin teknik çizim ve teknik dersler aldığımız için mimarlığa çok büyük katkısı oldu. Üniversiteyi Kayseri’de kazandığım için 1995 yılında Kayseri’ye gittim. 1995-2000 yılları arasında mimarlık eğitimimi Erciyes Üniversitesi’nde tamamladım. Van gibi küçük ölçekli bir kentten sonra ilk defa büyük bir şehirde yaşamış oldum böylelikle.

 

Mimarlık ilk tercihiniz miydi? Neden? Geri dönebilseniz değiştirmek ister miydiniz bu seçiminizi?

Mimarlık, çocukken hayalim değildi aslında, mimarlık hakkında hiçbir bilgim de yoktu. Ailem doktor olmamı istediği için tıp fakültesi vardı hedefimde. Ressam olan halamın önerisiyle sonuç 13. tercihim olan mimarlık geldi. Böylelikle hiç tanımadan mimarlığı seçmiş oldum. Bu sonuca sevinememiştim ama birinci yılımda; lisede aldığım eğitimin de katkısıyla yeteneklerimi keşfetmeye başladım. Çünkü lisede aldığım teknik çizim dersleri mimarlık için bazı yönlerden altyapı sağladı. O gün mimarlık fakültesini kazandığım için sevinemedim ama şimdi dünyaya birkaç kere daha gelsem yine mimar olurum.

 

En çok hangi tip binalar tasarlıyorsunuz?

Öğrenciyken mimarlık dergilerini karıştırdığımda gözlemlediğim yapılar çoğunlukla kamusal yapı örnekleriydi. Tek hedefim; mezun olduktan sonra dünya starlarının yaptığı gibi bu tarz kamusal yapılar yapmaktı yani konut yapmak hiç aklıma gelmiyordu. Bu kamusal yapılar arasında stadyumlar, spor kompleksleri, kültür merkezleri, müzeler ve alışveriş merkezleri gibi çok kullanımlı kamusal yapılar vardı. O gün okurken bile bu hedefim varken mezun olduktan sonra bu yönde adımlar atmaya çalıştım. Belediyelerle tanıştım ve ilk kez Kayseri’de tiyatro binasının iç mekan tasarımını yaptım. Ardından Kayseri Kent Müzesi’nin iç mekan tasarım sürecinde bulundum. Daha sonra Kayseri Kadir Has Kongre Merkezi, Kayseri Şehir Terminali ve Kayseri Şehir Stadyumu derken seçtiğim yolda hızlıca adımlar atmaya başlamıştım. Şu an geldiğimiz noktada çoğunlukla kamusal ölçekte eserler ürettik ve üretmeye de devam ediyoruz.

 

Sizce mimari şıklığın özellikle özel yaşam alanlarındakinde, cemiyetin belirli bir zümresinin etrafında dönüyor algısı gerçekçi mi? Mutlaka villa rezidans büyük alanlar için mi çalışır mimarlar? Daha geniş kitlelere ulaşması için neler yapılmalı?

Nitelikli mimarlığın herkese hitap etmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu düşünceyle ülkemizde nitelikli mimarlığı sadece yüksek bütçeli konut ve alışveriş merkezi yapılarının aksine kamusal yapılarda ortaya koymayı hedefledik. Bu doğrultuda kamu ile çalışmaya özen gösterdim. 2008 yılında tasarladığımız Kayseri Şehir Terminali’ni yılda 5 milyon insan kullanmakta. Böylece her kesimden onlarca insanının mutluluğunu biçimlemiş oluyorsunuz. “Nitelikli mimarlık belirli bir zümreye ait” gibi bir düşünce var olsa da, aksine kamusal yapılarda mimarlık herkes için vardır. Benim hümanist ve sosyal yanım beni bu fikre götürdü. Örneğin; Kayseri Batı İlçe ve Köy Terminali. İşverenler yani, kamu yetkilileri bu yapı için daha basit bir bina yapmamızı söyleseler de aksine biz nitelikli mimarlığın köyde yaşayan insandan şehirdekine, entelektüeline kadar eşit yaklaşımla olması gerektiğini vurgulamak için ilçe ve köy terminalinin tasarımına daha çok özendik. Böylelikle hemen şehir terminalinin yanında yer alan bu yapı ana terminalden daha dikkat çekici ve göz alıcı bir yapı olarak 10 yıldır hizmet vermeye devam ediyor.

 

Bir Japon atasözü şöyle der: “Kendine usta diyebilmek için önce kendi ustanı geçeceksin, sonra kendini geçecek bir öğrenci yetiştireceksin.” Sizce, günümüzde sizler gibi mimari dehaların bilgi, kültür ve öğretileri genç nesillere aktarılabiliyor mu? Bilginin nesilden nesile aktarılarak sonsuzluğa ulaşabilmesi için başka ne tür çalışmalar yapılması gerekir?

Mesleğimde 18. yıla girmeme rağmen kendimi hala bir çırak ve mesleğime yeni başlamış gibi hissediyorum. 18 yıllık serüvenimde edindiğim tüm deneyimleri ve mesleki kariyer serüvenimi söyleşilerde öğrenci arkadaşlarımla paylaşmaya ve onlara aktarmaya çalışıyorum. Diğer yandan ofisimizde ağırladığımız stajyer arkadaşlarımla bu tasarım deneyimlerimizi birebir yaşatmaya çalışıyoruz. Gerek usta-çırak ilişkisini, gerekse ileride onları nelerin beklediğini anlatmaya çalışıyoruz. Ofisimizde her iki haftada bir BKA-Explore serisi başlattık. Bu söyleşilerde konuk katılımcıların mimarlık ve sanatsal aktarımlarına ev sahipliği yapıyoruz. Bunun yanında, her ay düzenli bir şekilde şehir dışındaki, özellikle Anadolu’daki üniversitelere giderek söyleşilerle deneyimlerimizi ve mimari serüvenimizi aktarmaya çalışıyoruz. İstanbul’daki tüm üniversitelere aynı özeni gösteriyor ve ilave olarak mimari proje jürilerine katılıyoruz. Bi’Nevi Atölye’yi de bu amaçla kurduk ve orada da workshoplar yapıyoruz.

 

Tarzınız nedir? Net ve sabit midir, karşınızdaki kişiye göre değişir mi? Mesela bir ev tasarlanacaksa ev sahibine göre mi yön veririsiniz?

Sürdürülebilir, ekolojik, ekonomik ve uzun ömürlü kamusal binalar üretmeye ek olarak, az bütçelerle çok insana hitap eden, bunu karşılarken de gezegenin kaynaklarını verimli bir şekilde kullanıp karbon izini azaltmış, gezegeni ve iklimi koruyan yapılar tasarlamaya dikkat ediyoruz. Bir yerden sonra ömrü bittiğinde de tamamıyla sürdürülebilir olarak geri dönüştürülebilen yapılar elde etmeyi amaçlıyoruz. Bir yapıyı tasarlarken ilk kriterimiz; yere, kişiye, topluma, iklime ve konuya özgün tasarım yapmak. Bu yüzdendir ki hiçbir tasarımımız birbirine benzemez. Her biri yere ve konuya özeldir. Bir konut tasarlanacaksa elbette kişiye özel olmalı, yani o kişinin zevkleri, enerjisi, beğenileri ile kişiyi tanıdıktan sonra alışkanlıklarıyla beraber tüm mimari kaygılarımızı da -sürdürülebilir ekolojik iklim verilerine uygun topografyaya uygun kültüre ve bölgeye uygun- birleştirerek tüm kamusal faydanın da düşünüldüğü bir mimarlık hedefliyoruz. Bu bir ev için de geçerli, bir stadyum için de…

 

Günümüzdeki akım; siteler içinde alışveriş, sinema, rezidans kompleksleri halinde. Sizce insanlar çok üst üste yığılmıyorlar mı? Doğaya açılım olan yerleşim birimleri neden tercih edilmiyor?

Kentteki artan nüfus ve rant ile birlikte, binalar da birden fazla fonksiyonun aynı yerde çözüldüğü kompleksler haline geldi. Yapı katları artırılarak; zemin katlarda alışveriş, ara katlarda sosyal yaşam, üst katlarda da rezidans olmak üzere farklı fonksiyonlar getirildi. Çocukluğumuzda, küçük de olsa bahçeli evlerimiz ve alışkın olduğumuz bir sokak dokusu vardı. Bugünlerde sokakla bağımızı kopararak, dört duvar arasında yaşantımızı sürdürüyoruz. Çocukluğumuzdaki özgürlüğün de verdiği özlemdendir ki Riva’daki Bi’Nevi Atölye’yi tasarladık. Böylelikle, birlikte çalıştığımız atölye ve düzenlediğimiz davetlerle, doğanın ne kadar huzur verdiğini ve sağlıklı olduğunu görmeleri için insanlara ilham kaynağı olmaya çalışıyoruz. Yaptıkları tüm kent dokuları ve mimaride doğayı kullanmaya ve doğal güzelliklerini ön plana çıkarmaya öncelik vermelerini sağlamak istiyoruz. Biz de bu konuya özeniyoruz ve özendirmeye de çalışıyoruz.

 

Çevre bakanı siz olsaydınız ilk etapta ne tür faaliyetlerde bulunmak isterdiniz? Şehircilik ve planlamayla ilgili doğru ve yanlış bulduğunuz tespitleriniz nelerdir ve sizce çözümleri ne olmalı?

Şehirlerin en büyük problemi, çocukluğumuzda sahip olduğu dokunun giderek yok olması. Yani kentler, komşuluk ilişkilerinin güçlü olduğu bahçeli evlerden, çocukların sokaklarda piknik yaptığı ve oyun oynadığı kamusal alanlardan oluşan yaşam alanlarına dönüştürülmeli. Aslında kentlerin çözümü eskiye dönmek, bu kötü biçimlenmiş kalabalık yapı kitlelerinin yerine az katlı kişiye özel yaşam birimleri elde etmeliyiz. Şayet bu rantsal olarak mümkün değilse bile yapı komplekslerini bu düşünce doğrultusunda tasarlamaya çalışmalıyız. Belki de kat bahçeleri ve teraslarla birlikte, her bir ailenin kendilerine yetecek kadar sebzeyi üretebilecekleri 50-60 m2’lik bir alana sahip olmalarını sağlamalıyız. Mesela şu an New York’ta insanlar teraslarında bal ve sebze üretebiliyor. Aslında bu bir moda haline geldi bile diyebiliriz, aynı zamanda insanlar organik beslenmek ve ne yediğini bilmek istiyor.

                                                                                                                          

Nelerden ilham alırsınız? Yerli yabancı mimar idolleriniz kimler ve hangi eserleri?

Aslında en çok ilham aldığım şeyler arasında doğa, doğal yaşam, çocukluğum ve sahip olduğum değerler var. Bunların yanında kendi kültürüm, toplum ve ülkem bana ilham kaynağı. Elbette ilham aldığım mimarlar var; BIG, 3XN ve MAT Architecture bunlara örnek olabilir. Organik form ve parametrik tasarımı kullanarak; bizim çocukluğumuzda zaman geçirdiğimiz doğayı teraslara taşımaları, çok katlı da olsa komşuluk ilişkilerinin korunduğu üniteler oluşturuyor olmaları ilgimi çekiyor. Ayrıca fütüristik bir eğitim aldım ve bu yanımı besleyen de Hollywood filmleri. Bu konuyu önemsiyorum, çünkü dünya gelecekte, 10-20 milyar insanın yaşadığı bir yer olacak. Gezegen ve kaynaklar aynı ama insan sayısı gün geçtikçe artıyor. Dolayısıyla tüm bu insanlara yetecek kadar doğayı yine aynı mimari gereksinimlerle biçimlendirerek oluşturulan kentler yaratmak zorundayız. Bu kentler “doğanın içinde”, “doğadan kopmamış”, “doğaya saygılı” olmak zorunda. Yani bir yapı inşa ettiğimizde 100.000 m2’lik bir alanı kullanıyorsak doğadan bu alanı almış oluyoruz. Eğer teraslarla, çatı bahçeleriyle ve düşünülmüş iç mekan kurgularıyla kullandığımız alan kadar doğa kurgulayabilirsek yapının kendi içinde, bu doğadan aldığımızı doğaya vermek gibi bir şey. Dolayısıyla bu yaklaşımda tasarımlar yapan mimarları takip etmeye çalışıyorum.

 

Yurt dışındaki çalışmalarınız neler?

2012 yılında Bağdat ofisimizi açtık ve Arap dünyasıyla tanıştık. 2013 yılında Karbala Stadyumu’nu tasarladık. Böylelikle çöl iklimine uygun ve çöl kültürünü yaşayan insanların isteklerini karşılayan bir yapı tasarlamanın farkını yaşadık. Farklı kültürlerde bina tasarlarken her birinde farklı heyecan duyuyoruz, çünkü o kültürü yeniden keşfediyoruz. Afrika’da bir stadyum tasarladık ve yerel halkın yaşam tarzını keşfettik. Bambaşka bir topografyada, iklimi farklı, insanları farklı, yaşam tarzları farklı bir yerdesiniz. Böylelikle nereye bir yapı tasarlarsak o bölgeyi tanıyor ve öğreniyoruz. 2015 yılında Gürcistan için Batum Stadyumu’nu tasarladık, Özbekistan’da, Rusya’da projeler ürettik. Her bir ülkenin kültürü bambaşka ve bu farklı kültürlerin isteklerine yönelik bina tasarlamak çok farklı bir keyif bizim için. Dolayısıyla ne kadar farklı kitleyle birlikte çalışırsak o kadar mutlu oluyoruz. Bu yüzden de dünyanın birçok ülkesiyle iletişim kurmaya ve bu ülkeler için tasarım yapmaya özen gösteriyoruz.

 

Kendi evinizi siz mi tasarladınız? Nasıl bir tarzı var?

2012 yılında Kayseri’de, kendi yaşam tarzımı tüm mimari serüvenimle birleştirerek “bir konut nasıl olmalı?”ya örnek olabileceğini düşündüğüm kendi evimi tasarladım. Öncelikle bir konut, sürdürülebilir olmalı, enerjisini kendi üretebilmeli ve akıllı bir ev olmalıydı. Ayrıca yalın ve minimal olmasının yanında sağlıklı, kanserojenden arınmış malzemelerden inşa edilmeliydi. BK House buna iyi bir örnek. İçeride kullanılan tüm malzemeler ekolojik ve cephede kullanılan malzemeler ise nanoteknoloji ile üretildi. Ayrıca BK House şeffaf bir ev yani bahçeyle yaşam iç içe, pencereler açıldığında mekansal birliktelik sağlanabiliyor.

 

Sizce çok uzak gelecekte mimari ne yöne doğru evrilecek?

Dünya nüfusu artacak ve bununla birlikte insan yaşam alanları ve gereksinimleri de artacak. Bu durumda Japonya’da olduğu gibi birçok insan daha küçük alanlarda yaşamaya başlayacak. Hatta bunlar kapsüller halinde taşınabilir olacak. Toplu taşıma ve metro hatlarının gelişmesiyle birlikte otopark ve araç kullanımı neredeyse yok olacak ayrıca uçan araçlar üretilmeye başlanacak. Tüm bunlar günümüzde olduğundan daha az yer kaplayacaklar, doğayı daha az işgal edeceğiz. İnsanlar için doğa ve besin kaynakları çok daha önemli hale gelecek. Dolayısıyla oluşacak problemlerle 50 yıl sonra karşılaşmamak için bugünden önlemler almalıyız. Bu yüzden insanları tarıma yönlendirmeliyiz, tarım yapabilmesi için köye gitmesine gerek kalmadan 4. Levent’teki binanın terasında da sebzesini yetiştirebilmeli insanlar. Gelecekte, insan nüfusunun ve sağlık sorunlarının giderek arttığı, kaynakların azaldığı bir dünya olacak. Bu yüzden mimarlık bunları koruyan tasarımlar yaparak öne çıkacak. Aslında bu tasarım yaklaşımıyla binalar üretmek zorunda olacağız.

 

Kendinizle en gurur duyduğunuz binalarınız hangileri? Neden?

Konya Stadyumu, 9,5 ayda minimum bir bütçeyle ve az sayıda insan gücüyle daha az karbon izi kullanılarak inşa edildi. Ayrıca bu stadyum, dünyadaki eş değer örneklerine göre en hızlı en ekonomik, en sağlıklı ve sürdürülebilir malzemelerden inşa edilmiş bir yapı. Bu yüzden de 2014’te dünyada Stadium DB seçildi. Yapının ana fonksiyonu stadyum ama aynı saha çanağı spor, konser gibi farklı fonksiyonlar içerebiliyor. Stadyumun altındaki bütün alanlar da 7/24 çok amaçlı kullanılabilecek şekilde tasarlandı. Aynı alan seminer salonuna, çalışma alanlarına, ofislere ve afet durumunda hastaneye dönüşebiliyor. Yani bir yapıdan 5 farklı fonksiyona sahip yapı çıkardık. Aynı kaynağa birden fazla fonksiyon verdik, buna da sürdürülebilir fonksiyon deniyor. Aynı zamanda tüm bunlar kira gelirleri olarak yapının finansal ihtiyaçlarını karşılıyor ve ek kaynak yaratıp Konyaspor’un altyapısında kullanılan bu gelir, dünyaya nitelikli oyuncular yetiştirilmesine de katkıda bulunuyor.

 

Şu andan itibaren en büyük hayaliniz nedir?

En büyük hayalim ekolojik şehir yaratmak. Tüm kaynaklarını kendi üreterek doğadan aldığını doğaya geri veren, doğayı kirletmeyen, mekanik tesisatında radyoaktif madde saçan sistemlerin kullanılmadığı bir yapı adası tasarlamak istiyorum. Bu kentin de tüm dünyaya örnek olmasıyla birlikte, inşa edilen milyonlarca m2 tasarlanırken bu düşünce tarzına öncelik verilmesini istiyorum. Çünkü dünyanın en büyük yapı stoku ve yapı gideri konut ne yazık ki kamusal yapılar değil, kamusal alanlar çok az. Eğer biz konut alanlarını doğru biçimlersek hem gezegenin kaynaklarını verimli kullanmış hem de geleceğe sağlıklı bir doğa ve kent bırakmış olacağız. Bizim geleceğe bırakacağımız en büyük miras sağlıklı bir doğadır.

 

Türkiye’de ve yurt dışında çalışmayı kıyaslayın desem kolaylık ve zorlukları açısından yaşadığınız tecrübelerle hangisinin daha kolay ve zor olduğunu söylersiniz? Neden?

Türkiye’de çalışmanın en zor yanı işçilik ve tasarladığımız tüm bu yapıları inşa eden ekiplerin kalifiye olmayışı. Avrupa’da her işin eğitimini alan ustalar var, ekipler var. Türkiye’de de hiçbir iş yapamayan insanlar inşaat sektörüne giriyor. Yani bir duvar ören ustanın veya mekanik tesisatı yöneten ustanın hiçbir eğitimi yok. Dolayısıyla ne kadar nitelikli bir tasarım yapsanız da tasarıma uygun nitelikte üretilmezse, yapının ömrü de işçilik hatalarından dolayı kısalıyor. Diğer zor yanı da mimarlık mesleğine gösterilen saygı. Avrupa’da mimarlık çok değerli bir meslek ve mimarın ürettikleri toplum tarafından çok saygı görüyor. Mimarın sanatına müdahale etmeyi bırakın, mimarın ürettiği bir yapıya sanat eseri gibi davranılan bir düşünce söz konusu. Türkiye’de mimarlık mesleğinin tanımını bile yapamıyor toplum. Mimarım dediğinizde karşılığı “mühendis misin?” oluyor. Yani orada bir sanatın olduğunun bile farkında değiller. Bu da mimarlık mesleğinin ülkemizde neredeyse hiçe sayıldığını ve etkin olamayışını gösteriyor aslında.

 

Sizce gerçek Türk mimarisi nedir? Hangi binayı gören herkes “bu Türk mimarisi” der?

Geçmişteki kentler topografya iklim ve doğal kaynaklarla şekillenmiş bir dokuya sahipti. Hatta taş, ahşap, toprak gibi kullanılan malzemelerle de mimarinin şekillendiği kent dokuları oluşuyordu. Örneğin Van Evi, Kastamonu Evi gibi her kentin çizgisinin ve tipolojinin farklı olduğu bir kent mimarisi söz konusuydu. Ama günümüzde -sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde- üzerinde düşünülmemiş apartmanlar ile özelleşmemiş birbiriyle benzer tasarımlar görüyorsunuz. Bununla birlikte, hiçbir yere ait olmayan ve hiçbir düşünceyi anlatmayan bir mimari çizginin dünyanın her yerinde yayıldığını görüyorsunuz. Şimdi İstanbul’u gezdiğinizde sadece Osmanlı döneminde, çoğu Rum mimarlar tarafından yapılan köşkleri görüyorsunuz.

 

Türkiye’nin şehirleri neden hep ulaşım ve yollara göre planlanmaz? Yani neden otopark ve ulaşımı düşünülmeden önce binalar yapılır da sonra aralarına daracık yollar açılır? Bu kadar mı zor planlı çalışmak?

Türkiye’de şehirleşme önceden planlanarak yapılmıyor. 30-40 yıl önce var olan yolun üzerine kuruluyor şehir. Şimdi İstanbul’a baktığınızda birçok sokak 50 yıl önceki ulaşım ağına ve araç sayısına göre düşünülmüş. Hatta ilk yaşam izi kadar dar. 50 yıl önce mahallede 2 araç varken şimdi her evde 2 araç var. Dolayısıyla tüm bu altyapı, o yıllardaki birikimler düşünülerek, gelecekteki koşullar öngörülmeden imar planları yapıldığı için bugün ancak yıkılarak çözüme ulaşılabiliyor. Böylelikle kentsel dönüşüm fikri ortaya çıkıyor ama aynı yol, aynı kapasite dururken rantsal kaygıdan dolayı sadece yoğunluk artırıldığı için bizi çözüme ulaştırmıyor. Dolayısıyla sorunlar katlanarak devam ediyor. En büyük problem, var olan kent dokularının üzerine geleceği ön görmeden planlar yapılarak ilerleniyor, oysa kent haricinde küçük ölçekli bir yaşam alanı bile tasarlansa bir kaç yıl sonra onun da yolları ve araç kapasiteleri yetersiz kalmaya başlıyor.

 

Şu an öğrenci olan gençlere neler demek istersiniz? Kendilerini nasıl geliştirsinler, neleri takip etsinler

Bizim öğrencilik yıllarımızda mimarlık fakültesi 14 taneydi, yani mimar sayısı çok azdı. Öğretim üyelerimiz az sayıda olsa da bize ayıracak daha fazla vakitleri vardı. Günümüzde, iç mimarlık, peyzaj mimarlığı, çevre ve şehircilik gibi alt dallarıyla birlikte 100’e yakın mimarlık fakültesi mevcut. Yani öğrenci sayısı 40-50 bine ulaşıyor. Bu sayıya yetecek kadar nitelikli ve yeterli sayıda öğretim görevlisi olmadığı için öğrenciler eğitimlerinde eksik kalıyor. Bu yüzden öğrenciler kendilerini nitelikli mimarlık örneklerinin pratiklerini yaparak, şantiyelerde bulunarak geliştirmeliler. Onlara faydalı olacağını düşündükleri, bir şeyler öğrenebilecekleri ofislerde zaman geçirmeliler. Para kaygısı gütmeden işi öğrenme ve ileride bunları toplumun yararına kullanma çabası içinde olmalılar. Dolayısıyla öğrencilerimiz işin içinde bulunarak, süreci görerek, sorarak ve öğrenerek ilerlemeliler.

 

Elon Musk Mars’ta yaşam kurmayı hedefledi. Siz olsanız orada nasıl bir mimari tasarlardınız?

İlk kez Marslı filmini izlediğimde çok etkilenmiştim. Mars’ta tek başına kalan başrolün aylarca yaşamını nasıl sürdürdüğünü anlatıyordu. Bu bir film olmasına rağmen yaşam kaynaklarının üretimi çok realist bir şekilde ele alınmıştı. Bu da böyle bir hayatın mümkün olabileceğini düşündürüyor. Mars’ta yaşamak gibi bir düşüncem olmadı ama dünyadaki kaynaklar bittiğinde farklı bir gezegende yaşam arayışına gireceğiz. Nasıl farklı bir iklimde, mesela Afrika’da kızıl topraklara bir yapı tasarlarken heyecan duyuyorsam; Mars’ta da -bırakın farklı iklimi tüm gezegen koşullarının farklı olduğu yer çekiminin bile farklı olduğu bir yerde- bir yapı tasarlamak bizim için çok ilginç olur. Mars’a ait bir yapıyı elde etmek için farklı veri kaynakları ile birlikte oluşturduğum tasarım süreci benim için çok farklı olacaktır. Dünyadan çok daha farklı bir yapı tasarlanacaktır. Dünyada var olan “doğayı koruma” düşüncesinin aksine orada doğa var eden bir yapı tasarlardım. Yani kendi içinde var edilen bir doğa ve aynı zamanda o doğayı yaşatacak şekilde biçimlenen bir yapı. Çünkü ancak doğa var olursa insan da var olabilir. İnsan yaşamına hitap etmek yerine doğaya hizmet eden bir yapı tasarlanmalı ki “doğa yaşasın, sonra insan yaşasın”.

Yazar Hakkında: /

Yazarımız Sinem Yıldırım kısa özgeçmişi kısa bir süre içinde sayfamızda olacaktır.

Bir Yorum Ekleyin