Başa Dön

Bize Şiir Lazım; Sunay Akın

Bize Şiir Lazım; Sunay Akın

Okuma süresi 7 dakika

Altı yaşındayken, gardıroptaki bir askıya “Üşüyor musun?” yazarak sanatla tanıştığını söylüyor Sunay Akın. Dünyanın dört bir yanından topladığı oyuncaklarla 2005 yılında İstanbul Oyuncak Müzesini açan Akın, sanata, edebiyata, tiyatroya dair düşüncelerini tarihin ince detaylarına dokunarak MAG Okurları için aktarıyor…

Yıllardır sanat camiasında ve toplumda tanınan, sevilen, başarılı bir isimsiniz. Sanat yolculuğunuzun başlangıcından biraz bahsedebilir misiniz?

Benim sanat ile tanışmam altı yaşında oldu. Altı yaşındayken, anne ve babamın yatak odasındaki gardıropta boş bir askı görmüştüm. Gardıroptaki bütün askılara annem ve babamın elbiseleri asılıydı ama o boştu. Onu elime aldım ve üstüne şunu yazdım: “Üşüyor musun?” Sanatla tanışmam böyle başladı. Bu benim yazdığım ilk şiirdir herhalde. Tabii ki evimizdeki saatli maarif takvimini de unutmamalıyım. Altı yaşındayken, benden bir yaş büyük olan abim okula başlayınca onu görerek, onu taklit ederek kendim okuma yazma öğrenmiştim. Evimizde duvara asılı saatli maarif takvimi vardı. Her günü gösteren takvim yaprağının arkasında bir şiir vardı. Düşünsenize 365 güne 365 şiir yazılıydı. Yani aslında o sadece bir takvim değildi, o aynı zamanda bir şiir antolojisiydi ve gün bitiminde takvimin yaprağı koparılırken arkasındaki şiir, evde okunuyordu. Herhalde benim sanatla buluşmam, sanata başlamam bu anlattığım iki öyküyledir.

Tiyatro sahnesinin sizin için anlamı nedir?

Soyadı kanunu çıktığında Tahsildar Şükrü Efendi -ki kendisi yaşadığı dönemde 1920’li ve 1930’lu yıllarda Kemalist, Atatürkçü yani antiemperyalist, bağımsızlıktan yana insanlardan biriydi- Trabzon’da gidip ilk soyadı alanlardan biri oldu. Soyadı kanununun çıktığı dönemlerde cumhuriyet tarihinde Anadolu’da ilk kez bir oyun turneye çıkmıştı ve Şükrü Efendi soyadı olarak, o oyunun adını yazdırdı. Tiyatro oyununun adı “Akın”dı. Bu yüzden adım Sunay Akın. Herhalde bu öykü de tiyatronun benim hayatımdaki yerini anlatacak güzel bir öykü olsa gerek.

Sahnelediğiniz ve oldukça ilgi gören “Yüz Yüze” oyunundan biraz detay verebilir misiniz?

Hayır anlatmam, çünkü asidi kaçmış gazoz içilmez. Benim tek kişilik oyunlarım geleneksel tiyatrodaki meddahtır. Meddah, bir saate bin kitabın ışığını sığdıran insandır ve bir meddahın oyunu bir öncekine benzemez. Devamlı kendini yeniler, gündemden beslenir, göndermeler yapar fakat mutlaka bilgi içermelidir. Meddah, elbette ki sözlü edebiyatın bir yolu olarak değerlendirilmelidir; fakat ben kitaplarımın sayısı kırka yaklaşan, mürekkebi kullanan, yazan bir edebiyatçıyım, yani kitapları olup sahneye çıkan bir meddahım. Çok sevdiğim ve büyük bir usta olarak kabul ettiğim Ferhan Şensoy -kendimi asla onunla aynı yere koymuyorum- tiyatro oyuncusu olmasının dışında çok büyük bir kalemdir ve kendine özgün bir dil yaratmıştır. Günlük tutarak başlamıştır ama günlüğündeki dil de şiir dilidir ve Ferhan Şensoy da şairdir. O dili Ferhan Şensoy’un oyunlarında da görebilirsiniz. Ben de kendi edebi metinlerimi, çalışmalarımı sahneye çıkarak, sahne sanatının gücü ile birlikte seyircilere aktarıyorum. Tek kişilik oyunlarımda aslında çok kişiyiz.

 Şu anda Bilkent Center’da, Bilkent Sahne AST’ta bulunuyoruz. Hem burada gerçekleştirdiğiniz oyunların hem de AST’ın sizin için öneminden biraz bahsedebilir misiniz?

Ülkenin aydınlanma tarihinde Ankara Sanat Tiyatrosu çok özgün, çok öncü bir yerdedir. Yol açan bir kar makinesi gibidir. Ankara Sanat Tiyatrosu bu ülkenin sadece sanat dünyasına değil, demokrasisine, aydınlanmasına, ilerlemesine çok şey katmıştır. Bizler bugün buradaysak; bu, Ankara Sanat Tiyatrosundaki büyük sanatçıların, büyük insanların emeği, çabası sayesindedir. Şimdi iyi kötü ışık bizde, biz taşımaya çalışıyoruz. Tabii “Bilkent” denilince de, adı üstünde, bilimin yolunda yürüyen bir kurum ve bir isim. Böyle bir mekânda Ankara Sanat Tiyatrosuna yer verilmesi, buluşmaları rastlantı değil. Ankara’nın aydınlanma tarihinde olması gereken bir buluşma, harika bir salon. Girişte Asaf Çiğiltepe’nin aldığı ya da ona armağan edilen Rasin’in portresi var, ona vuruldum. Sizle konuşuyorum ama aklım hâlâ onda.

İstanbul Oyuncak Müzesi ile 2011’de Avrupa Müzeler Forumu’nun yılın müzesi ödüllerinde finale kalmıştınız ve 2012’de Avrupa Müze Akademisi tarafından “En İyi Oyuncak Müzesi” ödülünü kazandınız. Böylesine başarılı bir projeyi nasıl hayata geçirdiğinizi ve müze ile ilgili bilinmeyen detayları paylaşır mısınız?

Müzeler, toplumların hafızasıdır. Bir insan için hafıza neyse, bir ülke için de müzeleri odur. Müzelerin, toplumların hafızası olduğu gerçeğini anlamayan ülkeler Alzheimer olur. Türkiye’nin bugünkü sorunlarının ana nedeni, müzelerinin olmayışıdır, çünkü müzeleri olan bir toplum, bilgi toplumu oldu demektir. Bilgi mabedidir müzeler ve kütüphaneler. Biz ne yazık ki cumhuriyetin kültür politikalarını anlayamayan, kavrayamayan ve bunu geleceğe taşıyamayan bir ülkeyiz. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı yönettiği Ankara Garı’ndaki direksiyon binasında bir kararnameye imza atar. Nedir o kararname? Ankara’ya Etnografya Müzesi kurulması hakkındaki kararname. Kurulmayan ülkenin müzesini kurma kararı alıyor Atatürk. Evet müzelerimiz varsa, Türkiye Cumhuriyeti vardır, çünkü o zaman cehalete, aldatılmaya, kandırılmaya, köleleştirilmeye prim vermeyiz. Ben yurt dışına gittiğimde etkinliklerde çok yer gördüm, çok müze gezdim. Bugün dünyadaki gelişmiş ülkelerin, neden geliştiğinin sorusunun yanıtı ekonomi, politika, ordu vb. değil. Aslolan kültürdür. Anadolu’nun zeytin ağaçları kültürdür;  zeytinden verim alırsan o, ekonomi olur. Zeytinlerini hammadde olarak satmayıp işlersen, emeğe değer verirsen, üretime değer verirsen, kültür odur. Kültür dediğimiz, insanın dönüştürdüğü şeydir. Müzeler yani bir bilgi toplumu olmak, bir hafıza oluşturmak çok ama çok önemli. Bu yüzden daha çok müzeler kurmalıyız.

Gelecek dönemdeki planlarınızdan bahsedebilir misiniz?

Ben hayatım boyunca el yordamıyla yürüdüm. Bir müze kurdum, o müzenin bütün sorumluluğu bana ait. Pişman değilim ama kabul etmeliyim ki hem maddi hem de manevi olarak yorucu bir süreç. Bu yüzden benim gelecekle ilgili tek planım, bir kültür emekçisi olarak çalışmak, çalışmak, çalışmak. Bir işçi neyse ben de oyum, ben kültür işçisiyim. Kitaplarımdan aldığım telifler ve gösterimlerimle müzemi ayakta tutmak, yaşatmak istiyorum. Tek isteğim budur. Ne diyeyim, sağlığım yerinde olsun da müzemi yaşatayım.

Sevenlerinize iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

1921 yılının ocak ayı, Ankara’nın en karanlık günleriydi.. Anadolu işgal altındaydı ve diğer taraftan salgın hastalıklar kol geziyordu. O en karanlık dönemde, Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisinde ne dediler biliyor musunuz? “Bize güzel bir şiir lazım, güzel bir şiir bulalım dediler. Dize gelmeyen dizeler bulalım, bir şiirin güzelliğinden başka sığınacak neyimiz var?” Bir haber gönderdiler Ankara’dan Türkiye’nin her yerine: “Bize şiirler yazın.” İstiklal Marşı diye bilinen, Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı şiirinin ortaya çıkış hikâyesidir size anlattığım. İstiklal Marşı’nı bilmeyen var mı? Ayağa kalkmayan var mı? İstiklal Marşı için ayağa kalkarken hiç aklımıza geldi mi? “Ben birazdan, tarihin en karanlık döneminde, en umutsuz döneminde güzel bir şiir arayan Türkiye Büyük Millet Meclisi için ayağa kalkacağım.” Son söz, bize güzel bir şiir lazım.

Yazar Hakkında /

2003 yılından bu yana, hedef kitlesi AB ve A+ olarak belirlenmiş bir çok baskı, web, pr, organizasyon işinde başarılı projelere imza atmış olan MAG hayatın her alanında en iyi olmayı hedefleyen, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek, özel zevkleri olan ve hobileriyle yaşamını renklendiren, sosyal sorumluluklarının bilincinde olan, belirli kesimden kabul ettiği müşterilerine yıllardır sağlamış olduğu yüksek başarı grafiği ile doğru planlanmış bir büyüme ile sektöründeki hayatına devam etmektedir.

Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.