Başa Dön

Güneri Cıvaoğlu ile “Şeffaf Bir Röportaj”

blank

Güneri Cıvaoğlu ile “Şeffaf Bir Röportaj”

Okuma süresi 10 dakika

Pek çok efsane ismin örnek aldığı, Babıali’nin duayeni Güneri Cıvaoğlu ile siz okuyucularımız için eğlenceli ve şeffaf bir söyleşi gerçekleştirdik.
“Star TV’de stajyer muhabirlik yapmaya başladığım günlerde, haber merkezinin merdivenlerinde beklerken, asansörden inişini hiç unutmuyorum. Artık ne tür bir hayranlıkla baktıysak, sıcacık gülümsemesiyle: “Merhaba çocuklar. Nasılsınız?” diye bize doğru bir adım atmıştı. Sonra da yıllardır tanışıyormuşuz gibi muhabbete başladı bizimle. Programının, o haftaki özel konukları bizler gibiydik. Sohbeti içten, samimi, esprili ve öğreticiydi. Yanımızdan ayrılıp odasına geçtiğinde, bizler artık daha mühim insanlardık sanki.”
Elbette beni hatırlaması çok zordu. Ben de kendimi hatırlatmak için hiç uğraşmadım. Ve gördüm ki; Güneri Cıvaoğlu o gün nasılsa bugün de aynıydı…
Elli yıllık meslek hayatında, hakkında hemen her konuda bir şehir efsanesine rastlayabileceğiniz duayen gazeteciyle, bir miktar daha profesyonelleşmiş olsam da, hala en büyük hayranlarından birisi olarak sizler için buluştum…
Güneri Cıvaoğlu kimdir? Bilmediğimiz yönleri var mıdır?
Bilinmeyen pek bir şeyim yok. Normal, her şeyi bilinen bir adamım aslında. Aşağı yukarı elli yıldır gazeteciyim. Hukuk Fakültesi’ni Ankara’da bitirdiğim zamanlarda gazetecilik yaparken TRT’de de sabah bültenlerini hazırlardım. Ardından Avrupa Konseyi nezdinde, TRT temsilcisi olarak çalıştım. Askerlikten sonra Tercüman Gazetesi’nin dış haberler sekreterliğinden genel yayın yönetmenliğine kadar yükseldim. Oradan ayrıldıktan sonra Güneş Gazetesi’nin üç ortağından birisi ve genel yayın yönetmeni oldum. Sonra; Sabah Gazetesi, Show TV kurucusu ve yönetim kurulu üyesi olarak devam ettim. 1996’dan beri de Milliyet Gazetesi’ndeyim. Daha evvel Sabah Gazetesi’ndeyken ATV’de sabah haberlerini sundum. Ardından Kırmızı Dosya programını yaptım. On yıldır da şimdi yapmakta olduğum “Şeffaf Oda”yı sunuyorum. Aynı zamanda, Milliyet’te durum programı ve Milliyet’in internet televizyonunda da akşamları yorumlar yapıyorum. Evliyim, çocuğum yok, köpeklerim var.
IMG_5718 qwf_533x800

Avukatsınız aslında. Hayaliniz gazeteci olmak mıydı?
Avukatlık sadece duvarda asılı bir ruhsat. Bunun için gazetecilik bilinçli bir tercih diyebiliriz. Aslında benim tercihim gazeteci olmak değil, Akis’te yazmaktı. Akis’le çok önemli bir duygusal bağım vardı. Zaten, gazetecilikle ilgili ne öğrendiysem Metin Toker’den öğrendim.
IMG_5704_533x800

Uzun yıllar çok istikrarlı ve başarılı bir kariyeriniz oldu. Gazetecilik standartlarında bir çığır açtığınızdan da bahsedilir. Ertuğrul Özkök’ün: “O bizim sendikamızdır” diye bir cümlesi de vardır. Bunu nasıl sağladınız?
Mehmet Yılmaz da der bunu. Ben ilk gazeteciliğe başladığımda, yüksek eğitim alan çok az insan vardı. Çetin Altan ve bir iki kişi daha… Gazeteciye kız verilmez gibi laflar dolaşırdı. Gazeteci çok sigara içer, gazeteci içki içer gibi sevmediğim bir takım yakıştırmalar yapılırdı. Ben gazeteye girdiğim andan itibaren çok iyi paralar kazanmaya başladım, benim bir sıkıntım olmadı. Bir banka müdüründen çok daha fazla para kazanıyordum. Parayı harcayacak yer bulamazdım. Saat onda uyurdum. Yirmi iki yaşında Çankaya’da bir apartman dairem vardı.

Fakat genel bir tanımlama olduğu için bu, eğer bir gün gazete sahibi olursam gazeteciler için sadece davetli olarak bulunmadıkları, davet ettikleri de bir ortam olmasını istedim. Yani sizi bir politikacı ya da bir iş adamı bir yere götürüyorsa, siz de onu alıp aynı ayarda ya da daha iyi bir yere götürebilmelisiniz ve bu sizi hiçbir şekilde rahatsız etmemeli. Gayet iyi hatırlıyorum; rahmetli Abdi İpekçi, benim de çok iyi dostumdu, o da beni severdi. İkimiz aynı zamanda genel yayın yönetmenliği yapıyorduk. Bana gerçekten ağabeylik yapmıştır, nur içinde yatsın. Abdi Bey, Ajda Pekkan’ın da aralarında bulunduğu bir grupla Alaturka’ya gitmiş. O zamanın parasıyla ne kadardı tam hatırlamıyorum ama ben galiba 125 bin liranın yanı sıra 20-25 bin lira temsil gideri alıyordum. Yani o zamanın parasıyla boğazda bir yalıda oturabiliyordum. Abdi Bey, o zaman 70 bin alıyordu ve o gece gelen faturaya imza atığı için parayı maaşından taksitle kesmişlerdi. Çok gururlu bir adam olduğu için bu durumu hiç mesele yapmamıştı. Bu yüzden, ben Güneş Gazetesi’ni kurarken, ortaklarım Ömer Çavuşoğlu ve Ahmet Kozanoğlu, para konusunda son derece anlayışlı ve olaya güzel bakan insanlar olarak yanımda yer aldılar. Parayı onlar koyuyorlardı, ben % 35 ortaktım. Ben onları alırken, daha doğrusu kazanırken demeliyim, arkadaşlarımızın her biri Türkiye’deki en başarılı ilk üç gazeteciden biriydi. Gazete daha çıkmamıştı ve bu adamların hayatlarını devam ettirmeleri lazımdı. Çünkü gazete çıkmazsa, hemen eski aynı pozisyonlarına geri dönemezlerdi. Bundan dolayı, herhangi bir şekilde bu gazete bir kazaya kurban giderse diye onlara, aldıkları ücret için, bankaya bir para verirdim peşin, o paranın faizi, onun o sırada aldığı maaşı karşılayacak kadar olurdu. Böylece aslında para, transfer gibi görünürdü; ama öyle keyfi yapılan bir şey değildi. Bu şekilde hepsinin maddi durumu giderek iyileşti. Daha güvenli oldu; ama dediğim gibi keyfi dağıtılmış bir para değildi, bir ölçütü vardı. İşte sendika dedikleri de bu oldu; hepsinin maaşları çok yükseğe, neredeyse birkaç misline çıktı. Bize gelmeyenlere, bize teklif yapmayan kişilere, kalmaları için veya maaşlar arasında uçurum olmaması için diğer patronlar çalışanlarına önemli zamlar yapmışlardı. Mesela Mehmet Yılmaz’ın durup dururken “Bir sürü zam aldım!” demesi, arkadaşlar tarafından hiç unutulmadı. Biz, gazete daha çıkar çıkmaz birinci olduk ve böylelikle ne kadar isabetli kişilerle çalıştığım ortaya çıktı.
Aslında hepsi dostum olur. Benim Babıali anılarım pek kötü değildir. Hep çok kötü bahsedilir ama ben gittikçe daha çok özlüyorum. Herkes “Ah bizim zamanımız, ah eski bayramlar…” der; ama öyle değil. Medyaya şimdi baktığınız zaman çok farklı. Mesela Kemal Ilıcak’ın evinde, boğaza nazır, gazetecilere yemekler verilirdi. Rahmetli Yılmaz Çetiner, Feyyaz Toker olurdu o yemeklerde… O muhitte gazetelerin birbirleriyle rekabetleri vardı ama o kadar güzel geceler geçerdi ki; ne hikayeler anlatılır, espriler, kahkahalar, gezi öyküleri… Birinin kağıdı biter öteki gazete patronuna telefon eder, kim ne kadar satarsa, diğerinin aleyhine olacağını bildiği halde kendi kağıt stoklarından birbirlerine kağıt gönderirlerdi. Çok genç yaşta bu görgüyle yetiştik… Bunların hepsi etkilidir. Bir de, “Hayatımda Uğur Dündar kadar kolay istifa edebilen bir adam daha görmedim. Her şeye hemen istifa eder.”
Geleneksel medyada müthiş bir kariyeriniz var. Peki ya sosyal medya ile aranız nasıl?
Sosyal medyayı pek fazla kullanmıyorum ama dediğim gibi akşamları Milliyet’in internet televizyonunda yorum yapıyorum.

“Medya baskısı” hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bana hiç baskı olmadı. Yalnız ben hukuk kökenli olmam sebebiyle hayatım boyunca iki kere mahkemeye girdim; birinin sonunda siyasetçinin biri İsa’yım falan dedi, diğeriyse eski ulaştırma bakanıyla ilgili bir konuydu, onun da mahkemesi düştü. Hiç tekzip almadım, sadece birkaç düzeltme aldım, onları da bir ilke olarak yayınlarım her zaman. Yani mahkemeye düşecek hata yapmamaya gayret ederim ve kimsenin ailesine, kendisine hakaret etmem; ama fikrimi olduğu gibi yazarım. Her zaman, yazdığım şahsın evine gittiğimde kapısını, eşinin veya çocuğunun açacağını ve onların yüzüne bakmak zorunda olduğumu düşünürüm. Daha fazla bir şöhret kazanayım gibi bir hırsım yok. Böyle bir şeye de ihtiyaç hissetmiyorum, kendi kendime aynada bakabileyim o bana yeter. Her kişi gazetesine girdiğinde, o gazetenin politikasıyla manevi bir mukavele yapmış demektir. Bu, batı konseptinde de böyledir; batı gazeteciliğinde ben şunu yazarım, ben buyum falan diyemezsin. Buraya geldiğimde bu politika vardı, altı ay veya bir sene sonra değişti, denmesini de kabul etmiyorum O, işte altı imzalı olmayan bir mukaveledir ama gazeteciliğin gelenekleri içinde batı gazeteciliğinin geleneklerine benzemez. Avrupa’da gazete politikasını değiştirmişse, bu yüzden tazminat yazar. Benim, kimseye hakaret etmediğim için, hiçbir zaman böyle bir sıkıntım olmadı. Fikirlerimi, bir şeye dayalı olması koşuluyla, medeni bir şekilde söylerim. Boşu boşuna birine kızdım diye ona karşı kompleksim var diye yazı yazmam.

Gazetedeki yazılarınız ve televizyon programlarınız dışında bir gününüz nasıl geçiyor?
Sabah uyandığımda ilk olarak, kısa bir spor yaparım. Sporu genellikle evde, yürüyüş bandında yapıyorum. Bu sırada gazetelerim gelir, kahvaltı ederken gazetelerimi okurum. Yerli ve yabancı bütün gazetelere bakarım, haberleri izlerim. Zaman zaman televizyon programlarına bakarım. Spor salonuna gidersem, yürüyüş bantlarında yer alan küçük televizyonlardan internete girip yazıları okuyorum ve ardından da yüzüyorum. Öğlenleri genelde randevum olur, ona giderim. Öğleden sonraları ise her gün gazeteye gelirim. Gazeteciliğe başladığımdan beri buranın havasını hissetmeden, solumadan olmuyor. Mutlaka aşağıya yazı işlerine inerim. Arkadaşlarla sohbetler edip, onların havasını da teneffüs eder, yazıya geçerim. Yazıdan sonra da eğer bir etkinlik varsa ona giderim. Bunun haricinde evde eşimle vakit geçiririm, kitaplarımı okurum, gece saat on iki veya bir gibi de yatarım.
Sizin gezmeyi, görmeyi, yeni tatlar keşfetmeyi çok sevdiğiniz söyleniyor. Hatta gurme olduğunuz da söyleniyor.

İstanbul’da tavsiye edebileceğiniz favori mekanlar nereler?
Neresi olursa olsun, Rasim Bey’in dükkanları benim hiç şaşmazlarımdır. Rasim Özkanca’nın imzası olan yeri ve onun titizliğini bilirim. Herkes onun borsasının et olduğunu düşünür ama dün orada harika bir lüfer yedim. Bunun dışında, başka sevdiğim bir sürü yer var. Kıyı’da balık yemeyi severim. Ayrıca pastırmalı kuru fasulyeyi ve ispir fasulyesini Laz’ın Yeri vardır, orada yerim. Asmalı Mescit’in girişinde sağ tarafta Ece Hanım’ın ve Mama Shelter’in köftesini; Marie Antoinette’nin Nişantaşı’nda el yapımı çikolatalarını ve sakızlı dondurmasını; Günaydın’ın etlerini, sucuklarını; Beyti’nin etlerini, dönerini severim. Öyle bir-iki tane değil, sevdiğim çok yer var.

Giyim tarzınız da oldukça renkli ve canlı. Bir stil danışmanınız var mı?
Yok. Gardırobumdaki bütün giysileri ben seçiyorum, öyle çok da uzun uğraşmam açıkçası kıyafet seçerken. Façonnable benim sponsorumdu. Bir ara oradan giyiniyordum o kadar. Hayat renkli ve güzel, kıyafetlere de yansıtmak lazım diye düşünüyorum.
Yıllar geçiyor ve hala aynısınız? Bunun bir reçetesi var mı?
İşte en kötü soru bu. Sen yaşlısın demenin bir başka yolu… Bir zamandan sonra da denir ki: “Maşallah, sizi iyi gördüm.” Ona döndü bu hesap…

Peki, ya “Jack Nicholson” efsanesi?
Çok benzetilme hikayem var gerçekten. Yurtdışında da yolda çevirip sordukları olmuştur. Aman Allah adama uzun ömürler versin, bizim karizma çizilir, ona bir şey olursa. Son zamanlarda çok şişmanladı ama dünya matrağı bir herif kendisi.

Yazar Hakkında /

2003 yılından bu yana, hedef kitlesi AB ve A+ olarak belirlenmiş bir çok baskı, web, pr, organizasyon işinde başarılı projelere imza atmış olan MAG hayatın her alanında en iyi olmayı hedefleyen, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek, özel zevkleri olan ve hobileriyle yaşamını renklendiren, sosyal sorumluluklarının bilincinde olan, belirli kesimden kabul ettiği müşterilerine yıllardır sağlamış olduğu yüksek başarı grafiği ile doğru planlanmış bir büyüme ile sektöründeki hayatına devam etmektedir.

Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: